İçeriğe geç
26 Temmuz 2026 Pazar
Türkiye Ekonomisinin Üç Kasası: Kim Ödüyor?
Dünya Ajandası

Türkiye Ekonomisinin Üç Kasası: Kim Ödüyor?

Axon19 Temmuz 20269 dk okuma202 görüntülenme

Türkiye 63 trilyon liralık gelir üretiyor ama devlet hâlâ borçlanıyor. Çelişki gibi görünen bu tablonun cevabı basit: Milli gelir, bütçe ve borç aynı kasa değil. Asıl mesele borcun hangi faizle çevrildiği ve o faturayı kimin ödediği.

Geçen ay markette 100 lira ödediğiniz ürüne bu ay 132 lira sayıyorsunuz. Aynı akşam televizyonda enflasyonun düştüğünü, Türkiye'nin milli gelirinin 63 trilyon lirayı aştığını duyuyorsunuz. Kanalı değiştirince bu kez 519 milyar dolarlık dış borç konuşuluyor.

İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar gelirimiz varsa borcu neden kapatmıyoruz? Enflasyon düşüyorsa fiyatlar niye hâlâ artıyor? Merkez Bankası'nın faizi yüzde 37 iken banka krediyi neden yüzde 50'nin üstünden veriyor?

Bu soruların hiçbiri saçma değil. Sorun, hepsinin aynı cüzdandan bahsettiğini varsaymamızda. Ülkenin ürettiği gelir, devletin bütçesi ve Türkiye'nin borçları üç ayrı hesap. Bu üçünü birbirinden ayırmadan ekonomiyi okumak mümkün değil.

63 trilyon lira kimin parası?

Türkiye'nin 2025 yılı gayrisafi yurt içi hasılası, yani ülke sınırları içinde üretilen bütün mal ve hizmetlerin toplam değeri, cari fiyatlarla yaklaşık 63 trilyon TL. Ekonomi reel olarak yüzde 3,6 büyüdü, kişi başına gelir 712 bin 200 TL'ye çıktı. 2026'nın ilk çeyreğinde de yüzde 2,5'lik bir büyüme var.

Ama bu paranın devletin hesabında durduğunu düşünmeyin. 63 trilyonun içinde fabrikaların üretimi, market satışları, kira gelirleri, ihracat, restoran hesapları, kısacası ülkede dönen bütün ekonomik faaliyet var. Bir şirketin cirosu nasıl patronun cebindeki para değilse, milli gelir de devletin harcayabileceği para değil.

Devletin eline geçen kısım, bu faaliyetten topladığı vergiler: KDV, ÖTV, gelir vergisi, kurumlar vergisi, ithalat vergileri ve diğer kamu gelirleri. 2025'te merkezi yönetim yaklaşık 12,84 trilyon TL gelir topladı, 14,63 trilyon TL harcadı. Aradaki 1,8 trilyonluk açık borçlanmayla kapatıldı. Üstelik aynı yıl sadece faize giden para 2,05 trilyon TL'ydi.

Yani ekonomi büyürken bütçenin açık vermesi bir çelişki değil. Pasta büyüyor olabilir; devletin payına düşen dilim yine de harcamalarına yetmeyebilir.

2026 bütçesi daha yılın yarısında zorlanıyor

2026 bütçesinde 18,98 trilyon TL harcama, 16,27 trilyon TL gelir ve 2,71 trilyon TL açık öngörüldü. Yalnızca faiz için ayrılan ödenek 2,74 trilyon TL. Yani devlet daha yıla başlarken, açığın neredeyse tamamı kadar bir tutarı faize ayıracağını biliyordu.

İlk beş ayın gerçekleşmesi de bu tabloyu doğruluyor. Ocak-mayıs döneminde giderler 7,33 trilyon, gelirler 6,28 trilyon TL oldu; açık 1,06 trilyon TL. Aynı dönemde ödenen faiz ise 1,26 trilyon TL. Beş ayda faize giden para, bütçe açığının kendisinden bile büyük.

Bunu "devlet bütün vergiyi bankalara veriyor" diye okumak abartı olur ama faiz yükünün bütçeyi sıkıştırdığı ortada. Borçlanma maliyeti artan bir devletin önünde üç yol var: vergiyi artırmak, başka harcamaları kısmak ya da yeniden borçlanmak. Genelde üçü birden yapılır. Vatandaş bunu Hazine ihalesi olarak görmez; akaryakıttaki vergide, beklediğinden düşük gelen zam oranında, ertelenen kamu yatırımında hisseder.

Peki Türkiye'nin borcu tam olarak ne kadar?

Bu soruya tek rakamla cevap veren biri varsa, muhtemelen farklı borçları aynı torbaya dolduruyordur. Merkezi yönetimin borcu ayrı, belediyelerin ve kamu şirketlerinin borcu ayrı, özel şirketlerle bankaların borcu ayrı hesaplardır. TL cinsinden iç borçla dolar cinsinden dış borç aynı riski taşımaz. Gelecek ay vadesi dolan borçla on yıl sonra ödenecek tahvil de öyle.

Rakamlara bakalım. 2026'nın ilk çeyreği itibarıyla Türkiye'nin brüt dış borç stoku yaklaşık 519 milyar dolar. Bunun 167 milyar doları kısa vadeli, 352 milyar doları uzun vadeli. Ve bu toplam yalnızca devletin borcu değil; özel sektörün, bankaların, kamunun ve Merkez Bankası'nın yükümlülüklerinin hepsi bu rakamın içinde.

Merkezi yönetimin kendi borç stoku ise Mayıs 2026 sonunda yaklaşık 14,99 trilyon TL. Bunun 7,20 trilyonu TL cinsinden, 7,78 trilyonu döviz cinsinden ya da dövize endeksli. Dolayısıyla biri size "Türkiye'nin borcu şu kadar" dediğinde önce sorun: Devletin mi, bütün ülkenin mi? İç borç mu, dış borç mu?

2027 sonuna kadar ne ödenecek?

Burada dürüst olmak lazım: Bu sorunun bugünden verilecek kesin bir cevabı yok. Çünkü ne devlet ne bankalar ne de şirketler vadesi gelen borcun tamamını kasadan ödeyip kapatır. Eski borç, yeni borçla çevrilir. Her yeni tahvil ihracı, her sendikasyon kredisi, kurdaki ve faizdeki her hareket ödeme takvimini yeniden yazar.

Elimizdeki en somut veri şu: Mayıs 2026 itibarıyla, önümüzdeki bir yıl içinde vadesi dolacak dış yükümlülüklerin toplamı 242 milyar dolar. Yani Mayıs 2027'ye kadar ya ödenmesi ya da yeniden finanse edilmesi gereken tutar bu. İçinde bankaların 77,3 milyar dolarlık, banka dışı şirketlerin 70,7 milyar dolarlık payı var.

Bu paranın tamamının ülkeden çıkacağını düşünmek de yanlış olur. Ticari krediler yenilenir, yurt dışı mevduatlar sistemde kalabilir, bankalar sendikasyonlarını çevirir. Kritik soru borcun ödenip ödenmeyeceği değil, hangi faizle yenileneceği.

Hazine'nin Mart 2026 tarihli projeksiyonuna göre merkezi yönetimin yalnızca dış borç servisi 2027'de 12,8 milyar dolar anapara ve 6,9 milyar dolar faiz olmak üzere 19,7 milyar dolara ulaşıyor. Yeni borçlanmalar bu rakamı değiştirecektir.

Bir ülkeyi asıl yoran, borcun büyüklüğünden çok borcu yenilerken ödediği güven primidir. Borç verenler enflasyona, rezervlere, siyasi ve hukuki risklere, bütçe açığına bakar; riski yüksek görürlerse faizi artırırlar. Böylece dün alınan borç, yarın daha pahalı bir borca dönüşür. Ben buna borç değirmeni diyorum: İçeri eski borç girer, dışarı daha pahalısı çıkar.

Enflasyon düşüyorsa fiyatlar neden düşmüyor?

Haziran 2026'da fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 0,99 arttı; yıllık enflasyon yüzde 32,11'e geriledi. Ama "enflasyon düştü" demek fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Sadece artış hızı yavaşladı.

Somutlaştıralım: Geçen yıl 100 lira olan ürün bugün 132 liraysa yıllık enflasyon yaklaşık yüzde 32'dir. Gelecek ay o ürün 133 lira olursa ucuzlamış olmaz; sadece daha yavaş pahalanmış olur.

Yıllık enflasyonun düşmesinde bir de hesap tekniği var. Her ay, bir yıl önceki ay hesaptan çıkar ve yeni ay girer. Geçen yıl fiyatların çok arttığı bir ayın yerini daha ılımlı bir ay aldığında, yıllık oran kendiliğinden geriler. Buna baz etkisi deniyor.

O yüzden tek başına manşet rakama bakmak yanıltıcı. Haziranda yıllık hizmet enflasyonu yüzde 39,64, kira enflasyonu yüzde 47,87'ydi. Vatandaşın hissettiği enflasyonun resmi rakamdan yüksek olmasının bir nedeni de bu; herkesin sepetinde kira ve hizmet aynı ağırlıkta değil.

Merkez Bankası'nın Mayıs 2026'daki son tahminine göre yıl sonu enflasyonu 2026'da yüzde 26, 2027'de yüzde 15 olacak. Bu bir tahmin, taahhüt değil. Kur, enerji fiyatları, ücretler, vergiler ve beklentiler bu rakamı her yöne oynatabilir.

Faiz yüzde 37 ama kredi yüzde 52: Aradaki fark nereden geliyor?

Merkez Bankası politika faizini haziran toplantısında yüzde 37'de tuttu; gecelik borç verme faizi yüzde 40, borçlanma faizi yüzde 35,5. Ama bankaya gittiğinizde size yüzde 37'den kredi veren yok. 26 Haziran haftasında ortalama TL ticari kredi faizi yüzde 52,86, taşıt kredisi yüzde 51,85'ti.

Fark keyfi değil. Politika faizi, paranın sistemdeki taban fiyatı. Banka bunun üstüne mevduata ödediği faizi, müşterinin geri ödememe riskini, zorunlu karşılıkları, sermaye ve operasyon maliyetini, vergiyi ve kâr marjını koyar. Riskli müşteriye oran daha da yükselir.

Yüksek faizin mantığı şu: Merkez Bankası faizi yüksek tutar, mevduat faizi yükselir, kredi pahalanır, tüketim ve yatırım yavaşlar, talep zayıflayınca şirketler fiyat artıramaz hale gelir. Kâğıt üzerinde böyle. Pratikte ise yüksek faiz aynı zamanda işletmelerin finansman maliyetini artırır ve firmalar bunu fiyata yansıtmaya çalışır. Bu yüzden para politikası enflasyonu düğmeye basar gibi düşürmez; ekonomiyi yavaşlatarak, çoğu zaman da bir kesimin canını yakarak çalışır.

Bankalar batıyor mu, yoksa kâr mı rekor kırıyor?

Mayıs 2026 itibarıyla bankacılık sisteminin toplam aktifleri 51,76 trilyon TL, kredileri 26,05 trilyon, mevduatı 29,65 trilyon TL. İlk beş ayın net kârı yaklaşık 421,8 milyar TL. Sermaye yeterlilik oranı yüzde 16,34, kredilerin takibe dönüşüm oranı yüzde 2,69.

Bu rakamlar yakın vadede bir banka krizine işaret etmiyor. Sermaye yeterliliği yasal sınırın epey üzerinde, takipteki kredi oranı yönetilebilir düzeyde. Ama tabloyu tamamen pembe okumak da yanlış olur.

Bir kere, yüksek enflasyon döneminde açıklanan nominal kâr yanıltıcıdır; enflasyondan arındırılmadığı sürece bankanın gerçek satın alma gücündeki artışı göstermez. İkincisi, asıl baskı banka bilançosuna yansımadan önce borçlunun üzerinde birikir. Kredi kartı borcunu çeviremeyen hane, işletme sermayesi bulamayan KOBİ, yatırımını erteleyen sanayici sistemin sessiz stres noktaları. Banka sapasağlam dururken müşterisi zayıflayabilir; bu ikisi aynı anda doğru olabilir.

Borsada parayı gerçekten yabancılar mı kazanıyor?

Yaygın inanışın aksine Borsa İstanbul yabancıların elinde değil. 30 Haziran 2026 itibarıyla pay senedi portföyünün yüzde 67,69'u yerli, yüzde 32,31'i yabancı yatırımcılara ait. 10 Temmuz haftasında yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi portföyü 41,3 milyar dolar, ellerindeki devlet iç borçlanma senetleri 17,4 milyar dolar düzeyindeydi.

Bu veriler kimin ne kadar hisse tuttuğunu gösterir; kimin kâr ettiğini göstermez. Yine de büyük yabancı fonların yapısal avantajları olduğunu kabul etmek gerekir: daha ucuz finansman, güçlü araştırma ekipleri, algoritmik işlem altyapısı, kur riskinden korunma araçları ve en önemlisi yıllarca bekleyebilecek sermaye.

Küçük yatırımcının hikâyesi ise çoğu zaman tersine işler. Yükseliş haberini gördükten sonra alır, düşüşte panikle satar ve nominal kazancı gerçek kazanç sanır. Oysa hissesi yüzde 25 yükselirken enflasyon yüzde 32 ise, TL bazında kârda görünse de satın alma gücü erimiştir; döviz bazında zararda bile olabilir. Yani küçük yatırımcının asıl rakibi yabancı fonlar değil; yanlış zamanlama ve enflasyonu hesaba katmamak.

Takip etmeye değer dört gösterge

Her veri gününde onlarca tablo arasında kaybolmaya gerek yok. Şu dört ilişki, tablonun büyük kısmını anlatır:

  1. Aylık enflasyon ile mevduat faizi. Faiz yüksek görünebilir; önemli olan vergi ve enflasyon sonrası elde kalan gerçek getiri.

  2. Bütçe gelirleri ile faiz giderlerinin artış hızı. Faiz gideri vergi gelirinden hızlı büyüyorsa devletin hareket alanı daralıyor demektir.

  3. Bir yıl içinde vadesi dolacak dış borç ve borç çevirme oranları. Stokun büyüklüğünden çok vade baskısı önemlidir.

  4. Kredi büyümesi ile takipteki alacakların yönü. Krediler yavaşlarken sorunlu borçlar artıyorsa, sokaktaki sıkışma bankacılık verilerine ulaşmaya başlamıştır.

Ekonomiyi anlamak tek bir büyük rakam ezberlemek değil, paranın hangi kasadan çıkıp hangisine girdiğini izlemek. Marketteki o 132 liralık fişin içinde üretim maliyeti de var, kur da, vergi de, kredi faizi de, geçmiş enflasyonun bıraktığı iz de. Fiş küçük; arkasındaki sistem değil.

KAYNAKLAR:

  • Türkiye İstatistik Kurumu, "Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek 2025" ve "I. Çeyrek 2026"

  • Hazine ve Maliye Bakanlığı, "2025 Aralık Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri"

  • Hazine ve Maliye Bakanlığı, "Mayıs 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşme Raporu"

  • Hazine ve Maliye Bakanlığı, "Borç Göstergeleri", 30 Haziran 2026

  • TCMB, "Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri, Mayıs 2026"

  • TCMB, "Haziran Ayı Fiyat Gelişmeleri", 6 Temmuz 2026

  • TCMB, "Enflasyon Raporu 2026-II" bilgilendirme konuşması

  • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Mayıs 2026 bankacılık sektörü göstergeleri

  • Merkezi Kayıt Kuruluşu, "Haziran 2026 Aylık Piyasa Bülteni"

  • TCMB, "Menkul Kıymet İstatistikleri", 10 Temmuz 2026

0 yorum

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yazın