İçeriğe geç
7 Eylül 2026 Pazartesi
Pauline Kael’den bugünün puan ve algoritma kültürüne
Düşünce Yazıları

Pauline Kael’den bugünün puan ve algoritma kültürüne

Axon7 Eylül 202610 dk okuma

Pauline Kael, bir filmi teorinin, yönetmen şöhretinin ya da sayısal mutabakatın içine kapatmayı reddediyordu. Bugün yıldızlar, puanlar ve öneri algoritmaları seçimlerimizi kolaylaştırırken sinema eleştirisinin en canlı sorusunu da bastırıyor: Film bize gerçekten ne yaptı?

Bir filmin adı artık çoğu zaman tek başına gelmiyor. Yanında bir sayı taşıyor: 7.6/10, yüzde 87, dört yıldız, 74 Metascore. Yönetmenin adı da varsa paket biraz daha tamamlanıyor. Christopher Nolan. Martin Scorsese. Quentin Tarantino. Denis Villeneuve. Film henüz başlamadan onun hakkında birtakım şeyler biliyor, daha doğrusu bildiğimizi düşünüyoruz.

Bu bilgiler yararsız değil. On binlerce film arasından seçim yapmaya çalışan biri için puanlar, eleştiriler ve öneri sistemleri ciddi bir zaman tasarrufu sağlıyor. Fakat aynı araçların başka bir etkisi daha var: Filmi izlemeden önce filmin etrafında bir beklenti alanı oluşturuyorlar. Bir eserle karşılaşmadan önce onun ne kadar “iyi” olduğuna ilişkin toplumsal mutabakatı öğreniyoruz.

Pauline Kael bu düzeni görmedi. 1991’de The New Yorker’daki eleştirmenlik dönemini bitirdiğinde Rotten Tomatoes yoktu, IMDb henüz bugünkü küresel puanlama mekanizmasına dönüşmemişti, Netflix çevrimiçi yayın hizmeti bile değildi. Fakat Kael’in eleştiri anlayışı, daha sonra ortaya çıkacak bu kültürü tartışmak için şaşırtıcı derecede kullanışlı bir araç bırakmıştı. David Denby’nin ölümünün ardından çizdiği portrede Kael’in düzen, incelik ve teorik sınıflandırmadan çok filmin canlılığına, düzensizliğine ve seyircide yarattığı tepkiye önem verdiği görülür.

Çünkü sinemanın belki de en zor sorusu hâlâ aynı: İyi film, kusurları az olan film midir; yoksa yıllar sonra hâlâ hatırlanan film mi?

Kusursuzluk neden her zaman hayat belirtisi değildir?

Bir filmi teknik bileşenlerine ayırmak kolaydır. Görüntü yönetimi başarılıdır. Kurgu temizdir. Oyunculuk güçlüdür. Ses tasarımı yerindedir. Senaryo yapısı çalışır. Tempo düşmez. Yönetmen ne yaptığını bilir.

Bütün kutular işaretlenebilir.

Yine de film bittikten birkaç gün sonra geriye pek bir şey kalmayabilir.

Bunun tersi de mümkündür. Tonu zaman zaman dağılan, bazı sahneleri gereğinden uzun süren, oyunculuk tercihlerinden biri tartışmalı olan veya anlatısında belirgin pürüzler taşıyan bir film insanın zihnine yerleşebilir. Yıllar sonra tek bir sahnesi, tek bir bakışı veya açıklaması zor bir duygusu geri döner.

Kael’in sinema anlayışında bu ayrım önemlidir. Denby’nin aktardığı biçimiyle onun ilgisini çeken filmler her zaman dengeli, ölçülü ve rafine eserler değildi. Kael bazen kaba, taşkın, düzensiz veya saldırgan filmlerde daha güçlü bir yaşam belirtisi görüyordu.

Bu, teknik başarısızlığı yüceltmek anlamına gelmez. Kötü kurgu kötü kurgu olarak kalır. Sorun, teknik yeterliliğin sanatsal değerle tamamen eşitlenmesinde başlar.

Bir filmin hiçbir belirgin hata yapmaması mümkündür. Fakat sanat yalnızca hata yapmama disiplini değildir.

Bir film kusursuz biçimde çalışabilir ve yine de hiçbir yere dokunmayabilir.

Sinema tarihinin kalıcı eserlerine bakarken yalnızca ne kadar düzgün üretildiklerini değil, kendi dönemlerinin estetik düzenini nerede bozduklarını da sormak bu yüzden daha anlamlıdır.

Eleştirmenin objektif olması mümkün mü?

Kael, eleştirmenin kendi varlığını metinden silmesini entelektüel erdem saymıyordu.

1994’te The New Yorker’da yayımlanan söyleşide nesnellik iddiasını alaya alan “saphead objectivity” ifadesini kullanıyor; bir filme verdiğimiz tepkinin deneyimimizden, bilgimizden, mizacımızdan ve kişisel eğilimlerimizden doğduğunu söylüyordu. Ona göre eleştirmenin yapabileceği şey bunları gizlemek değil, okurun nereden konuştuğunu anlayabileceği kadar görünür kılmaktı.

Burada kolayca yanlış anlaşılabilecek bir nokta var.

Öznellik, “her görüş eşit derecede doğrudur” anlamına gelmez.

Bir eleştirmen filmin tarihsel bağlamını yanlış aktarabilir. Bir sahnede olmayan bir şeyi varmış gibi anlatabilir. Teknik bir kavramı hatalı kullanabilir. Bunlar yorum değil, hatadır.

Fakat “bu sahne neden etkileyici?”, “film neden sıkıcı?”, “oyunculuk neden yapay hissettiriyor?” gibi sorular matematik problemi değildir. Eleştirmen burada ölçüm cihazı gibi davranamaz.

İyi eleştiri bu nedenle kişisel tepkiyi ortadan kaldırmaya değil, onu gerekçelendirmeye çalışır.

Kael’in tavrının hâlâ rahatsız edici olmasının nedeni de budur. Çünkü modern kültür kişisel hüküm vermenin riskini azaltacak sistemler üretmeyi seviyor. Puanlar, yıldızlar, kullanıcı ortalamaları ve eleştirmen konsensüsü bu ihtiyaca cevap veriyor.

Bir insanın “Ben bu filmi sevdim” demesi savunma gerektirir.

“IMDb’de 8.3” demesi çok daha güvenlidir.

Aynı ekrandaki puanlar aynı şeyi ölçmüyor

Burada ilginç bir ölçüm problemi ortaya çıkıyor.

Rotten Tomatoes’daki yüzde, Metacritic’teki sayı ve IMDb’deki puan aynı tür veri değildir.

Rotten Tomatoes'un Tomatometer skoru, onaylı profesyonel eleştirmen incelemelerinin ne kadarının olumlu olduğunu gösteren bir yüzdedir. Yüzde 90 görmek, eleştirmenlerin filme ortalama 9/10 verdiği anlamına gelmez; incelemelerin yüzde 90’ının sistem tarafından olumlu sınıflandırıldığı anlamına gelir.

Metacritic başka bir işlem uygular. Eleştirmen değerlendirmelerini puanlara dönüştürür ve bunlardan ağırlıklı bir ortalama üreterek tek bir Metascore oluşturur.

IMDb ise profesyonel eleştirmenleri değil kayıtlı kullanıcılarının oylarını esas alan ağırlıklı bir ortalama yayımlar. IMDb, olağandışı oy davranışlarına karşı farklı ağırlıklandırmalar uygulayabildiğini ve algoritmanın tam formülünü açıklamadığını belirtiyor.

Üç sayı aynı film sayfasında yan yana durduğunda aralarındaki metodolojik fark kolayca kayboluyor.

87%.

7.6.

Göz bunları aynı şeyin üç farklı ölçümü gibi okuyabiliyor: “Filmin gerçek kalitesi.”

Oysa biri olumlu eleştirilerin oranını, biri eleştirmen puanlarının ağırlıklı sentezini, diğeri kullanıcı oylarının ağırlıklı sonucunu gösteriyor.

Buradaki kayıp yalnızca metodolojik değil. Eleştirinin biçimi de değişiyor.

Bir eleştirmen bir filmi 2.000 kelime boyunca överken bazı yönlerinden nefret edebilir. Başka biri filmi genel olarak başarısız bulduğu halde tek bir oyunculuk performansını olağanüstü görebilir. Sayısal toplulaştırma bu düşünceleri karşılaştırılabilir hale getirirken onların biçimini düzleştirir.

Bu kötü bir tasarım değildir. Toplulaştırmanın görevi zaten bilgiyi sıkıştırmaktır.

Fakat sıkıştırılmış bilgiyi eserin kendisiyle karıştırdığımız anda sorun başlar.

Algoritma ne izleyeceğimizi seçerken

Puan kültürünün yanında ikinci bir filtre daha çalışıyor: kişiselleştirilmiş öneri.

Netflix, öneri sisteminin bir kullanıcının belirli bir içeriği beğenme olasılığını tahmin etmek için izleme geçmişi, geçmiş değerlendirmeler, benzer zevklere sahip kullanıcıların davranışları ve içerik hakkındaki çeşitli bilgilerden yararlandığını açıkça anlatıyor. Sistem ayrıca kullanılan cihaz, tercih edilen dil ve izleme zamanı gibi sinyalleri de değerlendirebiliyor.

Bunun amacı açık: Çok büyük bir katalogda seçim maliyetini azaltmak.

Fakat öneri sistemi yalnızca içerik bulmaz. Karşılaşma ihtimallerini de düzenler.

Bir filmin önümüze gelmesi bile artık tamamen nötr bir olay değildir. Sistem, geçmiş davranışlardan hareketle o filmden hoşlanma ihtimalimizi hesaplamıştır.

Algoritma elbette “bu sahnede üzül” diye emir vermiyor. Fakat seyir deneyiminden önce güçlü bir mesaj veriyor:

Bunun sana uygun olduğunu düşünüyoruz.

Bu küçük cümle kültürel açıdan önemlidir. Çünkü sanatla karşılaşmanın tarihsel olarak değerli parçalarından biri yanlış filme girme ihtimaliydi. Beklemediğimiz bir yönetmen, sevmediğimizi düşündüğümüz bir tür veya bize hiç benzemeyen insanların hikâyesiyle karşılaşabiliyorduk.

Kişiselleştirme kötü değildir. Fakat kusursuz kişiselleştirmenin uç noktası keşif değil, geçmiş zevklerimizin sürekli yeniden üretilmesidir.

Bir insan yalnızca seveceği tahmin edilen şeylerle karşılaşıyorsa zevki ne zaman değişecektir?

Yönetmenin adı filme dönüşünce

Kael’in en meşhur polemiklerinden biri bu noktada yeniden anlam kazanıyor.

1963’te Film Quarterly’de yayımlanan “Circles and Squares”, Andrew Sarris’in Amerikan sinema tartışmasına taşıdığı auteur teorisine karşı sert bir müdahaleydi. Tartışmanın merkezinde yönetmenin film üzerindeki yaratıcı ağırlığı kadar, yönetmen kimliğinin eleştirel değer ölçütüne dönüşmesi de bulunuyordu.

Auteur yaklaşımının sinema tarihine yaptığı katkıyı küçümsemek kolaycılık olur. Yönetmenlerin tekrar eden temalarını, görsel dillerini ve kişisel üsluplarını incelemek sinemanın sanat olarak değerlendirilmesinde son derece verimli bir yöntem oldu.

Kael’in itirazının hâlâ işe yarayan tarafı başka yerde.

Bir yönetmenin geçmişte büyük filmler yapmış olması, sıradaki filmin değerlendirmesini ne ölçüde etkilemelidir?

Bugün “bir Nolan filmi” dediğimizde yalnızca yönetmeni belirtmiyoruz. Belirli bir prodüksiyon ölçeği, anlatı zekâsı, görsel iddia ve kalite beklentisi de satın alıyoruz.

“Tarantino filmi” de benzer biçimde bir tür haline geliyor.

Scorsese, Villeneuve veya Wes Anderson için de aynı mekanizma çalışabilir.

Bu markalaşmanın ekonomik açıdan mantıklı bir tarafı vardır. Seyirci belirsizliği azaltmak ister. Stüdyo tanınabilir isim ister. Dağıtımcı pazarlanabilir kimlik ister.

Eleştiri için tehlike, yönetmenin geçmiş çalışmalarından öğrendiği şeyleri yeni filmi anlamak için kullanması değil; yeni filmi geçmiş çalışmaların itibarından hareketle değerlendirmeye başlamasıdır.

Yönetmenin adı filmin lehine bir kanıt olabilir; hükmün kendisi olamaz.

Bir başyapıtın yönetmeni kötü film çekebilir. Vasat filmler üretmiş biri beklenmedik biçimde olağanüstü bir eser çıkarabilir. Sanat tarihini ilginç yapan şeylerden biri zaten sicilin kusursuz işlememesidir.

Eğlenmek neden hâlâ şüpheli görülüyor?

Kael’in eleştiri anlayışındaki başka bir gerilim yüksek sanat ile popüler eğlence arasındaki sınırdı.

Denby, Kael’in yüksek ve düşük kültür ayrımına mesafeli olduğunu, sanatın her zaman dengeli, zarif veya geleneksel olarak “saygın” görünmesi gerekmediğini düşündüğünü aktarır. Popüler Amerikan sinemasının enerjisini ciddiye almasının nedeni buydu.

Bu tartışma kapanmış değil.

Bir festival filminde uzun sessizlikler, belirsiz bir final ve ağır tempo bulunduğunda bunlar kolayca sanatsal ciddiyet işareti sayılabiliyor. Büyük bütçeli bir film seyirciyi iki saat boyunca güldürüyor, heyecanlandırıyor veya korkutuyorsa aynı deneyim bazen estetik olarak daha düşük bir kategoriye yerleştiriliyor.

Elbette gişe başarısı sanatın kanıtı değildir. Büyük pazarlama bütçeleri, tanınmış oyuncular, franchise gücü ve dağıtım avantajı milyonlarca insanı aynı filme yöneltebilir.

Fakat bunun tersi de doğru değildir.

Milyonlarca insanın bir filmden zevk alması o filmi değersiz yapmaz.

Eğlendirebilmek sinemanın en eski yeteneklerinden biridir. Komedi, korku, melodram, aksiyon ve müzikal insan duygularını harekete geçirmek için geliştirilmiş son derece karmaşık anlatı mekanizmaları kullanır. Seyircinin kahkahasını almak bazen ağırbaşlı görünmekten daha zordur.

Popülerlik tek başına estetik hüküm veremez. Fakat seyirci zevkini eleştirel değerlendirmeden tamamen çıkarmak da filmin ne yaptığının önemli bir bölümünü görmezden gelmek anlamına gelir.

Konsensüs neden güvenli filmleri sever?

Puanlama sistemlerinin en ilginç etkilerinden biri burada ortaya çıkıyor.

Özellikle olumlu ve olumsuz eleştiri oranına dayanan sistemlerde geniş kabul görmek ile yoğun biçimde sevilmek aynı şey değildir.

Yüz eleştirmenin doksanının “iyi” bulduğu bir film çok yüksek bir olumlu eleştiri oranı elde edebilir. Aynı yüz eleştirmenin yarısının başyapıt saydığı, diğer yarısının nefret ettiği başka bir film daha düşük bir oranla görünebilir.

İkinci filmin kültürel etkisinin daha güçlü olması mümkündür.

Çünkü ortalama ile yoğunluk farklı değişkenlerdir.

Bir eser herkesi biraz memnun edebilir.

Başka bir eser insanların yarısını kaybedip kalan yarısında yıllarca sürecek bir iz bırakabilir.

Sinema tarihinde hangi tür filmlerin daha kalıcı olduğunu önceden söyleyen güvenilir bir denklem yok. Fakat sanatsal yenilik çoğu zaman uzlaşma üretmek zorunda değildir. Yeni bir anlatım biçimi, alışılmadık oyunculuk, rahatsız edici bir ton veya biçimsel deney ilk karşılaşmada kutuplaştırıcı olabilir.

Bu nedenle “herkesin iyi bulduğu film” ile “bazı insanların unutamadığı film” arasında gerçek bir estetik gerilim vardır.

Kusursuz ama ölü film burada doğar: Yapımın her bileşeni profesyonelce işlediği, eleştirilecek büyük bir kusur bırakmadığı ve kimseyi ciddi biçimde rahatsız etmediği halde seyircinin zihninde yaşamaya devam edecek bir sürtünme yaratmaz.

On yıl sonra geriye teknik yeterlilik kalır.

Bazen sinemanın ihtiyacı yeterlilikten fazlasıdır.

Eleştiri puanın yapamadığı neyi yapabilir?

Puanlardan vazgeçmek gerekmiyor. Öneri algoritmalarından kaçmak da gerçekçi değil. İkisi de modern içerik bolluğunun yarattığı seçim problemine rasyonel çözümler sunuyor.

Fakat onları hangi sorunun cevabı olarak kullandığımızı bilmek gerekiyor.

Rotten Tomatoes, eleştirmenlerin ne kadarının olumlu düşündüğünü gösterebilir. Metacritic eleştirmen değerlendirmelerini tek bir ağırlıklı sayıya sıkıştırabilir. IMDb geniş kullanıcı kitlesinin oy davranışını gösterebilir. Bir öneri sistemi geçmiş tercihlere dayanarak hangi filmi sevme ihtimalimizin yüksek olduğunu tahmin edebilir.

Hiçbiri şu soruya cevap veremez:

Bu film benim için ne ifade edecek?

Eleştirinin asıl alanı burada başlar.

İyi bir eleştirmen seyirci adına karar veren kişi olmak zorunda değildir. Filmi görünür hale getirir; biçimini, niyetini, başarısını, başarısızlığını ve kendi tepkisinin nedenlerini ortaya koyar. Okur onunla aynı fikirde olmayabilir ve yine de metinden daha iyi bir izleyici olarak çıkabilir.

Kael’in kalıcı tarafı verdiği hükümlerin doğruluğu değildir. Zaten birçok hükmü tartışıldı, bazıları yıllar içinde eskidi ve bazıları hâlâ insanları öfkelendiriyor. Değerli olan, eleştiriyi güvenli bir ölçüm faaliyetine dönüştürmeyi reddetmesidir.

Bir filme beş yıldız vermek kolaydır.

O filmin neden insanın içine yerleştiğini anlatmak çok daha zordur.

Belki de sinema eleştirisinin geleceği için korunması gereken yer burasıdır: sayıların bittiği, kişisel hükmün başladığı ve izleyicinin kendi zevkinden yeniden sorumlu olduğu alan.

Çünkü filmleri puanlayabiliriz, sınıflandırabiliriz, başarı oranlarını hesaplayabiliriz ve hangi filmi seveceğimizi giderek daha doğru tahmin edebiliriz.

Fakat sinemanın en değerli anları bazen tahminin bozulduğu yerde ortaya çıkar.

Sinema hatasız olduğu için yaşamaz; seyircinin içinde bir şeyi yerinden oynattığı için yaşar.

KAYNAKLAR:

  • The New Yorker, David Denby, “Pauline Kael”, 10 Eylül 2001

  • The New Yorker, Hal Espen, “Kael Talks”, 14 Mart 1994

  • The New Yorker, Pauline Kael, “The Movie Lover”, 14 Mart 1994

  • Rotten Tomatoes, “Tomatometer Criteria”, erişim 7 Eylül 2026

  • Metacritic, “About Us”, erişim 7 Eylül 2026

  • IMDb, “Ratings FAQ” ve “Weighted Average Ratings”, erişim 7 Eylül 2026

  • Netflix Help Center, “How Netflix’s Recommendations System Works”, erişim 7 Eylül 2026

  • Film Quarterly / University of California Press, Pauline Kael, “Circles and Squares”, İlkbahar 1963

0 yorum
İlişkili Marka Tanıtımı
WiseAxon Software A.Ş

Bu analizi bültenden okumadıysanız: her sabah 08.00’de bir tane gönderiyoruz.

Bültene katıl

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yazın