Bilinç, Algoritma ve İnsan: Kendimizi Sandığımız Kadar Biliyor muyuz?
AxonDeep · Düşünce Yazıları ·
Yapay zekâ çağında asıl soru makinelerin insanlaşıp insanlaşmayacağı değil; insanın kendi otomatik davranışlarını ne kadar fark edebileceği.
Sabah alarm çalar. El, neredeyse düşünmeden telefona gider. Önce saat. Sonra bildirimler. Sonra kısa bir haber. Sonra bir mesaj. Sonra başka bir şey. Henüz yataktan kalkmadan dünya zihnin içine dolmuştur bile. İnsan kendisini özgür sanmayı sever. Ne okuyacağına, neye kızacağına, kimi seveceğine, neyi satın alacağına, hangi fikre inanacağına kendi karar verdiğini düşünür. Bu düşünce rahatlatıcıdır. İnsana direksiyonun
kendisinde olduğu hissini verir. Ama belki de direksiyon sandığımız şey, çoğu zaman sadece alışkanlıklarımızın parlak bir kapağıdır. Yaklaşık 70 bin yıl önce insan zihninde büyük bir sıçrama yaşandığı düşünülür. Dil gelişti, hikâye kurma yeteneği derinleşti, daha büyük topluluklar ortak inançlar etrafında hareket etmeye başladı. Buna genellikle “Bilişsel Devrim” denir. Güzel bir isim. İçinde ilerleme, zafer ve insan
aklının doğa karşısındaki yükselişi vardır. Fakat aynı olaya biraz daha soğuk bakınca başka bir ihtimal belirir. Belki de bilinç, yalnızca insanın dünyayı anlamasını sağlamadı. Ona kendi faniliğini, korkularını, eksikliğini ve çaresizliğini de gösterdi. İnsan, sadece yaşayan bir canlı olmaktan çıktı; yaşadığını bilen, öleceğini bilen, sevdiği şeyleri kaybedeceğini bilen bir canlıya dönüştü. Bu büyük bir ayrıcalık ol
abilir. Aynı zamanda ağır bir yük. Hikâyeler: İnsanın Kendine Verdiği Anestezi İnsan hikâyesiz yaşayamaz. Para bir hikâyedir. Ulus bir hikâyedir. Marka bir hikâyedir. Kariyer, başarı, itibar, “iyi hayat”, “güvenli gelecek”, “çocuklar için çalışmak” gibi cümleler de hikâyedir. Bunları küçümsemek kolaydır ama doğru değildir. Çünkü insan toplulukları bu hikâyeler sayesinde bir arada durur. Tanımadığı insanlarla ticaret
yapar, aynı kurala uyar, aynı sembole saygı gösterir, aynı hedef için yıllarca emek verir. Fakat hikâyelerin bir başka görevi daha vardır: Boşluğu örtmek. İnsan sabah kalktığında yalnızca biyolojik bir canlı olarak uyanmaz. Bir rolün içine uyanır. Anne, baba, yönetici, çalışan, öğrenci, vatandaş, hasta, borçlu, seçmen, müşteri, sevgili, rakip, dost… Her rol, çıplak varoluşun üzerine giyilmiş bir kıyafettir. O kıyafet
ler olmadan hayat fazla çıplak görünür.