
Demokrasinin Zayıflayan Toplumsal Zemini
3 kaynağın 3 bağlantılı
Daron Acemoğlu’nun yeni kitabı, liberal demokrasinin krizini sandıktan önce işyerinde, ücretlerde ve toplumsal aidiyette arıyor. Sanayisizleşme, teknoloji ve eşitsizlik çalışan sınıfların sistemle bağını nasıl zayıflattı; “çalışan sınıf liberalizmi” bu bağı onarabilir mi?
Öne çıkan bulgular
- Acemoğlu, liberal demokrasinin zayıflamasını yalnızca siyasi kurumların aşınmasıyla değil, çalışan sınıfların ekonomik ve toplumsal güç kaybıyla birlikte açıklıyor.
- Sanayisizleşme ve dış ticaret şoklarının siyasi etkileri üzerine yapılan araştırmalar, ekonomik kayıpların kutuplaşma ve ideolojik yeniden hizalanmayla bağlantılı olabileceğini gösteriyor.
- “Çalışan sınıf liberalizmi”, geçmişin sanayi ekonomisine dönmekten çok ekonomik katılım, örgütlenme ve demokratik aidiyet arasındaki bağı yeniden kurmayı hedefliyor.
- Teknolojik ilerlemenin demokratik etkisi teknolojinin varlığından çok, üretkenlik kazançlarının kimlere gittiği ve çalışanların gücünü artırıp artırmadığıyla ilişkili.
- Ekonomik kapsayıcılık demokrasiyi tek başına güvence altına almıyor; kurumsal aşınma, kimlik çatışmaları, medya yapısı ve siyasi liderlerin tercihleri ayrı açıklama katmanları olmaya devam ediyor.
20yıl
Freedom House’a göre küresel özgürlüğün 2025 itibarıyla art arda gerilediği dönem
54ülke
Freedom House’ın 2025’te siyasi haklar veya sivil özgürlüklerde kötüleşme tespit ettiği ülke sayısı
2,5yüzde/yıl
MIT News’te aktarılan çerçevede ABD orta sınıf gelirlerinin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yaklaşık yıllık büyümesi
0,5yüzde/yıl
Aynı kaynakta son on yıllar için verilen yaklaşık ABD orta sınıf gelir büyümesi
20yüzde
“Democracy Does Cause Growth” çalışmasının demokratikleşmenin uzun dönem kişi başına GSYH etkisine ilişkin temel tahmini
Freedom House’ın Mart 2026’da yayımladığı son rapora göre küresel özgürlük 2025’te üst üste 20. kez geriledi. Kuruluş 54 ülkede siyasi haklar veya sivil özgürlüklerde kötüleşme, 35 ülkede ise iyileşme tespit ediyor.[6] Bu tablo demokrasinin dünya çapında baskı altında olduğunu gösteriyor; fakat nedenlerini tek başına açıklamıyor.
MIT ekonomisti Daron Acemoğlu meseleyi farklı bir yerden açıyor. Ağustos 2026’da yayımlanan What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity adlı kitabında demokrasinin son on yıllardaki sorunlarını yalnızca kurumların aşınması, popülist liderler veya sosyal medya üzerinden okumuyor. Sanayisizleşme, çalışma hayatındaki dönüşüm, gelir eşitsizliği ve çalışan sınıfların siyasal sistemle kurduğu ilişkinin zayıflamasını aynı hikâyenin parçaları olarak görüyor.[1][2]
Bu yaklaşım demokrasiyi seçim günü kullanılan oydan daha geniş bir düzen olarak görmeyi gerektiriyor. Acemoğlu’nun tezinin en güçlü tarafı da burada: Demokratik kurumların dayanıklılığı, geniş toplum kesimlerinin yalnızca hukuken vatandaş olmasına değil, mevcut düzende ekonomik ve siyasal bir pay sahibi olduğuna inanmasına da bağlı.
Sandık neden tek başına yetmiyor?
Liberal demokrasi burada ekonomik liberalizm anlamına gelmiyor. Kavram; rekabetçi seçimleri, hukukun üstünlüğünü, temel hakları, çoğulculuğu ve iktidarın sınırlandırılmasını aynı siyasal çerçevede buluşturuyor. Acemoğlu bu düzenin değerini savunuyor, fakat biçimsel kurumların kendi başlarına ayakta kalacağını varsaymıyor.[1][2]
Bu görüş onun daha eski akademik çalışmalarıyla da uyumlu. Acemoğlu, Suresh Naidu, Pascual Restrepo ve James Robinson’ın 2019’da Journal of Political Economy’de yayımlanan araştırması, demokratikleşmenin uzun dönemde kişi başına gayrisafi yurt içi hasılayı yaklaşık yüzde 20 artırdığı sonucuna ulaşıyor. Araştırmacılar bu etkinin sermaye yatırımları, eğitim ve sağlık gibi kanallarla bağlantılı olduğunu buluyor.[3]
İlişkinin diğer yönü daha az rahatlatıcı. Demokrasi ekonomik sonuçları etkileyebiliyorsa, ekonomik düzen de insanların demokrasiyle kurduğu ilişkiyi etkileyebilir. Seçimler devam ederken geniş bir toplumsal kesim gelir, statü, iş güvencesi veya temsil kaybettiğini düşünüyorsa demokratik düzen kâğıt üzerinde işlerken ona destek veren koalisyon daralabilir.
Bu, yoksulluk veya gelir kaybının otomatik olarak otoriterliğe yol açtığı anlamına gelmez. Daha incelikli mekanizma, insanların siyasal düzenin kendi hayatları üzerindeki sonuçlarını nasıl değerlendirdiğiyle ilgilidir.
Sanayi çağı yalnızca fabrika üretmedi
Acemoğlu’nun tarihsel çerçevesinde 20. yüzyıl sanayi ekonomisi yalnızca büyük fabrikalar ve seri üretim yaratmadı. Milyonlarca insanı ücret, işyeri, sendika, yerel topluluk ve kamu hizmetleri çevresinde ortak çıkarları bulunan geniş bir siyasal sınıfa dönüştürdü.
MIT News’te aktarılan verilere göre İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık otuz yılda ABD’de orta sınıf gelirleri 1970’lere kadar yılda yaklaşık yüzde 2,5 büyüdü. Acemoğlu’nun kullandığı karşılaştırmada son on yıllardaki büyüme yaklaşık yüzde 0,5 düzeyinde.[1]
Aradaki fark yalnızca daha fazla veya daha az para kazanmak değildir. İstikrarlı sanayi işleri, üniversite diploması bulunmayan milyonlarca çalışana ekonomik pazarlık gücü sağladı. Sendikalar bu pazarlığın kurumsal araçlarından biriydi. Farber, Herbst, Kuziemko ve Naidu’nun yaklaşık 1936’dan itibaren ABD sendika üyeliğini inceleyen çalışması, sendikaların uzun dönemde gelir dağılımını eşitleyici bir etkisi olduğuna dair tutarlı bulgular sunuyor.[5]
Bu kurumların siyasal etkisi ücret sözleşmesinin ötesine uzanıyordu. Bir çalışanın işyerinde toplu pazarlık yapabilmesi, yerel bir örgütte temsil edilmesi veya ortak talepler oluşturabilmesi, ekonomik hayattaki güç ilişkileriyle demokratik katılım arasında bir köprü kuruyordu.
Acemoğlu bu nedenle sanayi çağının demokratik siyasete yalnızca refah sağlamadığını düşünüyor. Aynı zamanda demokrasiyi desteklemek için maddi nedeni ve örgütsel kapasitesi bulunan geniş bir toplumsal koalisyon yarattığını savunuyor.[1]
Üretim kayarken siyaset de yer değiştirdi
1980’lerden sonra bu yapı birçok gelişmiş ekonomide değişmeye başladı. Üretimin başka ülkelere taşınması, dış kaynak kullanımı ve teknolojik otomasyon özellikle üniversite eğitimi gerektirmeyen orta gelirli işlerin bir bölümünü ortadan kaldırdı veya pazarlık gücünü zayıflattı. MIT News’te aktarılan çerçevede ABD’de en yüksek gelirli yüzde 1’in milli gelirden aldığı pay aynı dönemde yaklaşık yüzde 10’dan yüzde 20’ye yaklaştı.[1]
Ekonomik kaybın siyasete taşındığını gösteren ampirik çalışmalar da var. David Autor, David Dorn, Gordon Hanson ve Kaveh Majlesi’nin 2000-2016 dönemini inceleyen araştırması, Çin’den gelen ithalat rekabetine daha fazla maruz kalan Amerikan bölgelerinde siyasi kutuplaşmanın ve ideolojik yeniden hizalanmanın güçlendiğine dair kuvvetli, fakat yazarların kendi ifadeleriyle kesin olmayan bulgular ortaya koyuyor.[4]
Çalışmanın dikkat çekici yanı, ekonomik şokun bütün seçmenleri aynı siyasi yöne itmemesi. Bazı bölgelerde daha muhafazakâr, bazılarında daha sol eğilimler güçleniyor; ortak kayıp ise merkez siyasetin alanının daralması. Ekonomik kırılma aynı siyasi cevabı üretmiyor, fakat mevcut siyasi dengeyi bozabiliyor.
Bu bulgu Acemoğlu’nun tezini daha anlaşılır kılıyor. Bir fabrikanın kapanmasının demokratik sistemi doğrudan zayıflattığını söylemek fazla basit olur. Fabrikayla birlikte iyi ücretli iş, sendika üyeliği, yerel vergi tabanı, kariyer beklentisi ve toplumsal statü de aşınıyorsa etkiler yıllar içinde birbirine eklenebilir.
İnsanların sisteme yönelttiği tepki bu durumda yalnızca “gelirim azaldı” cümlesinden oluşmaz. “Bu düzen benim için çalışıyor mu?” sorusu ekonomik deneyimden siyasi bir değerlendirmeye dönüşür.
Teknoloji ekonomik olduğu kadar siyasi bir tercihtir
Acemoğlu’nun analizinde bilgisayarlaşma bu dönüşümün ikinci büyük hattını oluşturuyor. Bilgisayarlar ve otomasyon büyük verimlilik kazanımları yarattı, yeni meslekler ortaya çıkardı ve pek çok işi kolaylaştırdı. Fakat yaratılan yeni fırsatların önemli bir kısmı yüksek eğitimli çalışanlarda yoğunlaşırken rutin büro, üretim ve orta beceri gerektiren işlerin bir bölümü geriledi.[1]
Bu noktada teknoloji hakkında sık yapılan bir hata ortaya çıkıyor: Teknolojik yönü doğal bir süreç, toplumsal sonucunu ise sonradan çözülmesi gereken bir yan etki gibi görmek. Oysa hangi teknolojinin geliştirileceği, hangi işin otomatikleştirileceği, verimlilik kazancının ücretlere ne ölçüde yansıyacağı ve şirketlerin çalışanları ikame etmek mi yoksa daha üretken hale getirmek mi isteyeceği ekonomik teşviklerle biçimleniyor.
Yapay zekâ bu tartışmayı daha görünür hale getiriyor. Acemoğlu’nun yeni kitabındaki kaygı AI’ın varlığı değil; teknolojik ilerlemenin çalışanların becerilerini tamamlamak yerine onları değersizleştirecek biçimde yönlendirilmesi halinde ekonomik ayrışmanın daha da büyüyebilmesi.[2]
Demokrasiyle bağlantı burada kuruluyor. Teknolojiden doğan kazançlar dar bir kesimde yoğunlaşırken maliyetler belirli mesleklerde, bölgelerde veya eğitim gruplarında birikiyorsa teknoloji politikası zamanla güç dağılımı politikasına dönüşür. Bir toplumun yenilik üretmesi ile o yeniliğin faydalarını nasıl dağıttığı aynı soru değildir.
Acemoğlu’nun “çalışan sınıf liberalizmi”
Kitabın önerdiği çerçeve “working-class liberalism”, yani çalışan sınıf liberalizmi. Buradaki amaç geçmişin fabrika ekonomisini geri getirmek değil. Acemoğlu, liberal demokrasinin çalışanların ekonomik çıkarlarıyla, yerel topluluklarla ve ortak kamusal ihtiyaçlarla yeniden bağ kurmasını öneriyor.[1][2]
Bu yaklaşım yalnızca daha yüksek ücret politikasına indirgenmiyor. İyi işler, güçlü kamu hizmetleri, çalışanların örgütlenebilmesi ve ekonomik kararlar üzerinde daha fazla söz sahibi olması aynı çerçevede yer alıyor. Acemoğlu ayrıca maddi iyileşmenin tek başına siyasi güven yaratmayacağını açıkça kabul ediyor. İnsanların temsil edildiklerine, siyasetçilerin kendi sorunlarını anladığına ve ortak bir toplumsal zeminin hâlâ var olduğuna inanması gerekiyor.[1]
Bu nokta önemli, çünkü aksi halde demokrasi politikası bir gelir transferi programına dönüşebilirdi. Acemoğlu’nun tarif ettiği onarım daha geniş: ekonomik katılım ile siyasal aidiyet arasındaki bağı yeniden kurmak.
Sendikaların yeniden önem kazanması önerisi de bu nedenle yalnızca maaşlarla ilgili değil. İşyerindeki örgütlenme, otoriteye karşı pazarlık yapabilme ve ortak karar alma pratiği demokratik kültürün küçük ölçekli kurumlarından biri olarak görülüyor. Buradaki iddia her sendikanın demokratik veya her sendika kararının doğru olduğu değil; çalışanların örgütlenebileceği ara kurumların toplumdaki güç dağılımını değiştirebilmesi.
Ekonomik açıklamanın sınırı
Acemoğlu’nun yaklaşımının güçlü olması, demokrasideki gerilemeyi bütünüyle açıkladığı anlamına gelmiyor. Freedom House’ın 2026 değerlendirmesi son yirmi yıldaki kayıpların önemli bölümünü askeri darbeler, silahlı çatışmalar, seçilmiş yöneticilerin demokratik kurumları aşındırması ve otoriter rejimlerin baskıyı artırmasıyla ilişkilendiriyor.[6]
Bunların hiçbiri ücret eşitsizliğine indirgenemez. Kimlik çatışmaları, göç, ırk ilişkileri, medya sistemleri, sosyal ağlar, anayasal kurumların tasarımı ve siyasi liderlerin bilinçli tercihleri farklı ülkelerde farklı ağırlıklar taşıyor. Acemoğlu da sosyal medya, göç, artan toplumsal çeşitlilik ve kültürel gerilimlerin çağdaş demokrasiyi daha karmaşık hale getirdiğini kabul ediyor.[1]
Ekonomik açıklamaya getirilebilecek daha güçlü itiraz ise tarihsel nostalji riski. 1950’ler ve 1960’ların sanayi toplumları birçok çalışan için daha güçlü ücret artışları sağladı; aynı dönem kadınlar, etnik azınlıklar ve başka gruplar açısından ciddi eşitsizlikler de taşıyordu. Dolayısıyla hedef geçmişteki toplumsal koalisyonu olduğu gibi yeniden kurmak olamaz.
Acemoğlu’nun önerisi ancak bu sınırı aşabildiği ölçüde güçlü kalabilir: Daha geniş ekonomik katılım sağlarken çoğulculuktan, bireysel haklardan ve toplumun değişen yapısından vazgeçmemek. Bu denge kurulamazsa ekonomik kapsayıcılık adına liberal demokrasinin liberal kısmı zayıflatılabilir.
Demokrasinin toparlanması nasıl anlaşılır?
Demokrasinin yeniden güçlenmesini yalnızca seçim sonuçlarına bakarak ölçmek bu çerçevede yetersiz kalıyor. Daha anlamlı göstergeler, orta gelirli ve diplomasız çalışanlar için üretken işlerin yeniden çoğalıp çoğalmadığına, verimlilik artışlarının ücretlere yansıyıp yansımadığına, çalışanların örgütlenme kapasitesine ve farklı eğitim grupları arasındaki siyasi kopuşun azalmasına bakmayı gerektiriyor.
Teknoloji politikası da aynı teste tabi tutulabilir. Yapay zekâ yatırımları az sayıda şirketin üretkenliğini ve sermaye gelirini büyütürken çalışanların pazarlık gücünü azaltıyorsa ekonomik başarı ile demokratik dayanıklılık farklı yönlere gidebilir. Teknoloji çalışanların yeteneklerini genişletiyor, daha iyi işlerin oluşmasına yardım ediyor ve kazancı daha geniş kesimlere yayıyorsa aynı yenilik bambaşka bir siyasi sonuç doğurabilir.
Buradaki değerlendirme ölçütü gelir eşitliğini kusursuz hale getirmek değildir. Daha temel bir soru vardır: Ekonomik değişimin kazançlarından yararlanmak için toplumun çoğunluğunun hâlâ makul bir yolu var mı?
Acemoğlu’nun yeni kitabı demokrasinin geleceğine ilişkin tartışmaya bu nedenle yararlı bir rahatsızlık ekliyor. Hukukun üstünlüğünü, özgür medyayı ve seçim güvenliğini savunmak zorunlu; fakat milyonlarca insan ekonomik düzenin dışında kaldığını düşünüyorsa bunları koruyacak toplumsal koalisyon zamanla küçülebilir.
Demokrasinin dayanıklılığı sonunda yalnızca insanların oy kullanma hakkına sahip olmasıyla ölçülmeyecek. İnsanların o düzen içinde bir gelecek kurabileceklerine inanıp inanmadıkları da aynı hesabın parçası olacak. Acemoğlu’nun tezi doğruysa, demokratik canlanmanın ilk işaretleri seçim sandıklarından önce işlerin niteliğinde, ücretlerin dağılımında, teknolojinin yönünde ve çalışanların yeniden söz sahibi olmaya başladığı kurumlarda görülecek.
Kaynaklar
- Retooling to help democracy revive | MIT News, Massachusetts Institute of Technology — Massachusetts Institute of TechnologyRetooling to help democracy revive | MIT News, Massachusetts Institute of Technology — Massachusetts Institute of Technology
- What Happened to Liberal Democracy? — Penguin Random HouseWhat Happened to Liberal Democracy? — Penguin Random House
- Democracy Does Cause Growth — University of Chicago PressDemocracy Does Cause Growth — University of Chicago Press
English summary
Daron Acemoglu’s 2026 book What Happened to Liberal Democracy? offers a material explanation for part of the democratic malaise affecting many advanced economies. His argument does not reduce democratic decline to elections, populist leaders, or social media. Instead, it focuses on the weakening economic and institutional position of working-class citizens following deindustrialization, offshoring, technological change, declining worker organization, and widening income disparities. The central mechanism is political as much as economic. During much of the twentieth century, industrial employment provided large numbers of non-college workers with rising incomes, bargaining power, organizational capacity, and a tangible stake in democratic institutions. When that economic structure weakened, the coalition supporting liberal democracy also became less cohesive. Empirical research on trade exposure and political polarization in the United States provides evidence consistent with parts of this argument, although it does not establish a universal causal explanation for democratic decline. Acemoglu proposes what he calls “working-class liberalism”: a renewed democratic coalition built around shared prosperity, better jobs, public services, stronger communities, and greater worker voice while preserving pluralism and individual rights. The argument has limits. Democratic erosion is also driven by institutional attacks, authoritarian leadership, identity conflicts, media systems, migration, and geopolitical shocks. Economic inclusion therefore cannot substitute for constitutional safeguards. Acemoglu’s larger contribution is to reconnect the two: a democracy may retain its formal institutions while gradually losing the broad social coalition willing to defend them.
Sıradaki Okuma
Bu analizi bültenden okumadıysanız: her sabah 08.00’de bir tane gönderiyoruz.



