
Yabancı Sermaye Türkiye’de Büyürken Yerli Üretici Neden Sıkışıyor?
Türkiye’de yabancı sermayeli şirketler artıyor; mesele yabancının varlığı değil, yerli üreticinin aynı sahaya hangi finansman, ölçek ve güçle çıktığı.
Türkiye’de yabancı sermaye tartışması çoğu zaman iki uç arasında sıkışıyor. Bir taraf meseleyi neredeyse tamamen “ülkeye güven göstergesi” gibi okuyor. Diğer taraf “yerli kaynaklar elden gidiyor” diyerek daha içgüdüsel bir alarma basıyor. İkisi de bir şey görüyor, ama ikisi de tek başına resmi tamamlamıyor.
Önce rakamı temizlemek gerekiyor: Türkiye’de bugün “yüzde yüz yabancı sermayeli kaç şirket var?” sorusunun kamuya açık resmi istatistiklerde net, tek satırlık bir cevabı yok. Resmi veri daha çok iki ayrı pencere açıyor. Birincisi, uluslararası sermayeli şirketler; yani ortaklık yapısında herhangi bir düzeyde yabancı sermaye bulunan şirketler. İkincisi, yabancı kontrollü girişimler; yani karar gücü doğrudan veya dolaylı biçimde yurt dışı yerleşik kişi ya da kuruluşlarda olan işletmeler.
Bu ayrım küçük görünür ama sonucu tamamen değiştirir. Çünkü yüzde 5 yabancı ortaklı bir şirketle yüzde 100 yabancı sahipli bir şirket aynı sepete atılırsa analiz bozulur. Ekonomi de zaten en çok böyle bozulur: aynı kelimeyle farklı şeyleri anlatınca.
Önce sayı: 86.926 şirket, 11.086 yabancı kontrollü girişim
Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı verilerine dayanan güncel özetine göre, Türkiye’deki uluslararası sermayeli şirket sayısı 2002’de 5.600 iken 2025 yılı ortası itibarıyla 86.926’ya çıktı. Bu, yabancı sermayenin Türkiye’deki şirket varlığı açısından çok ciddi bir genişlemeye işaret ediyor. Aynı kaynak, 2003-2025 döneminde Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırım girişinin yaklaşık 288 milyar dolar olduğunu aktarıyor.
Fakat bu 86.926 şirketin tamamı yüzde yüz yabancı sermayeli değil. Bu sayı, içinde yabancı sermaye payı bulunan geniş şirket evrenini gösteriyor.
Daha dar ve ekonomik anlamda daha keskin gösterge TÜİK’in “yabancı kontrollü girişim” verisi. 2024 sonunda Türkiye’de 11.086 yabancı kontrollü girişim bulunuyor. Bu girişimlerin toplam cirodaki payı yüzde 12,6, toplam çalışanlar içindeki payı ise yüzde 5,1.
TÜİK’in yıllık sanayi ve hizmet istatistiklerinde 2024 için toplam istihdam 19 milyon 789 bin 7 kişi olarak veriliyor. Bu toplam üzerinden yüzde 5,1’lik pay hesaplandığında, yabancı kontrollü girişimlerin yaklaşık 1 milyon kişilik istihdam yarattığı söylenebilir. Bu hesap, farklı istatistik kapsamları nedeniyle “yaklaşık” okunmalı; ama ölçeği göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.
GöstergeSon veriNe anlama geliyor?Uluslararası sermayeli şirket sayısı86.926İçinde yabancı sermaye payı bulunan geniş şirket evreniYabancı kontrollü girişim sayısı11.086Karar kontrolü yabancı sermayede olan işletmelerYabancı kontrollü girişimlerin ciro payı%12,6Ekonomik ölçekte güçlü bir ağırlıkYabancı kontrollü girişimlerin çalışan payı%5,1Yaklaşık 1 milyon kişilik istihdam etkisiYabancı sermayeli firmaların ihracat payıYaklaşık %30Türkiye ihracatında yüksek dış bağlantı gücü
Burada en çıplak gerçek şu: yabancı kontrollü girişimler toplam istihdamın yaklaşık yirmide birini sağlarken, toplam cironun sekizde birine yakınını üretiyor. Bu, daha yüksek ölçek, sermaye yoğunluğu, teknoloji kullanımı veya pazar erişimi anlamına gelebilir. Bazen hepsi birden.
Trend: toplam stok artıyor, yeni giriş hızı soğuyor
“Son 10 yılda sayı artıyor mu, düşüyor mu?” sorusuna tek cümlelik cevap vermek kolay ama eksik olur.
Stok olarak bakıldığında, yani Türkiye’de var olan uluslararası sermayeli şirket sayısı açısından yön açık biçimde yukarı. 2002’de 5.600 olan sayı 2025 ortasında 86.926’ya yükselmiş durumda. Bu, Türkiye ekonomisinin yabancı sermaye ile kurduğu ilişkinin kalıcı biçimde büyüdüğünü gösteriyor.
Ama yeni şirket kuruluş hızına bakınca daha farklı bir resim çıkıyor. TOBB verilerinden yapılan derlemeye göre yabancı ortak sermayeli yeni şirket kuruluşları 2021’de 13.445, 2022’de 20.135, 2023’te 12.241, 2024’te 7.639, 2025’te ise 7.793 oldu. Yani 2022’de çok güçlü bir zirve var, ardından sert bir yavaşlama ve 2025’te sınırlı toparlanma görülüyor.
tabloyu şöyle okumak daha doğru: Türkiye’de yabancı sermaye varlığı büyümüş; fakat son birkaç yılda yeni giriş iştahı, 2022’deki zirvenin oldukça gerisine düşmüş. Yabancı sermaye tamamen kaçıyor demek yanlış. Ama “coşkuyla geliyor” demek de fazla parlak bir cümle olur.
Yabancı kontrollü girişim verisi de benzer biçimde büyümeye işaret ediyor. TÜİK’in ilk yayımladığı IFATS serisinde 2020’de 6.154, 2021’de 6.111 yabancı kontrollü girişim görünüyordu. 2024’te bu sayı 11.086’ya çıkmış durumda. IFATS, yurt içinde faaliyet gösteren ancak doğrudan veya dolaylı olarak yurt dışı yerleşik bir nihai kontrol birimi tarafından kontrol edilen girişimleri kapsıyor.
Ekonomiye katkı: ihracat, teknoloji ve disiplinli ölçek
Yabancı sermayeyi sadece “dış güç” gibi görmek, fabrika kapısının önünden içeri bakmadan yorum yapmak olur. Veriler bunun daha karmaşık olduğunu söylüyor.
Ticaret Bakanlığı’nın 2025 değerlendirmesine göre yabancı sermayeli firmalar Türkiye’nin toplam ihracatının yaklaşık yüzde 30’unu gerçekleştirdi. Bu çok yüksek bir oran. Aynı açıklamada doğrudan yabancı yatırım girişinin 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 12,2 artarak 13,1 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor.
Yani yabancı sermayeli şirketler sadece iç pazardan pay almıyor; Türkiye’nin dış satım kapasitesinde de ciddi rol oynuyor. Özellikle otomotiv, makine, elektrikli ekipman, kimya ve yüksek ölçekli sanayi kollarında bu etki daha görünür. TÜİK verilerinde 2024’te yabancı kontrol oranının tütün ürünleri imalatında çok yüksek, motorlu kara taşıtı ve treyler imalatında ise yüzde 40,6 düzeyinde olduğu görülüyor.
Bu tarafı dürüstçe teslim etmek gerekir. Yabancı sermaye; teknoloji, yönetim standardı, ihracat ağı, kalite sistemi, finansal disiplin ve tedarik zinciri bilgisi getirebilir. Türkiye gibi dış finansmana, ithal ara mala ve ihracat pazarlarına duyarlı bir ekonomi için bu katkı küçümsenecek bir şey değil.
Ama sermaye hiçbir yere hayır kurumu gibi gitmez. Getirdiği kadar aldığı da vardır. Kâr transferi, lisans bedeli, marka hakkı, grup içi tedarik, ithal girdi bağımlılığı ve karar merkezinin Türkiye dışında olması gibi başlıklar, yabancı sermayenin ekonomiye katkısını daha soğukkanlı tartmayı gerektirir.
Yani mesele “gelsin mi, gelmesin mi?” değil. Asıl soru şu: Gelen sermaye Türkiye’de ne kadar kök salıyor, ne kadar yerli tedarikçi geliştiriyor, ne kadar teknoloji bırakıyor, ne kadar katma değeri burada tutuyor?
Yerli üreticiyi zorlayan şey yabancı firma değil, eşitsiz saha
Bir Anadolu sanayicisini düşünelim. Sipariş var. Makine parkı fena değil. Usta kadrosu iyi. Ama hammadde dövizle, kredi pahalı, tahsilat vadeli, enerji maliyeti oynak, vergi yükü ağır, gelecek ayın kurunu kestirmek zor. Aynı pazarda karşısına çıkan küresel şirketin ise ana şirket finansmanı var, büyük satın alma gücü var, marka bilinirliği var, bazen ihracat pazarı hazır, bazen de zarar etme lüksü bile var.
Rekabet burada başlıyor. Kağıt üzerinde herkes aynı sahada. Gerçekte bir taraf kramponla, diğer taraf çamurda çıplak ayakla koşuyor.
Rekabet alanıYabancı kontrollü firmanın tipik avantajıYerli üreticinin sıkıştığı yerFinansmanDaha ucuz dış kaynak, grup içi kredi, güçlü bilançoYüksek faiz, kısa vade, teminat baskısıKur riskiDöviz geliri, doğal hedge, global tedarik dengesiDövizle girdi, TL ile satış, kur şokuTeknolojiAna şirket know-how’ı, Ar-Ge ağı, patent/markaMakine yenileme maliyeti, sınırlı Ar-Ge bütçesiÖlçekToplu satın alma, global lojistik, standart süreçParçalı üretim, düşük pazarlık gücüDağıtımHazır müşteri ağı, marka güveniPazara erişim maliyeti, zayıf marka sermayesiRegülasyonBüyük danışmanlık kapasitesi, uyum ekipleriMevzuat değişimlerine sınırlı hazırlık
Türkiye’de KOBİ’ler toplam girişimlerin neredeyse tamamını oluşturuyor. 2024 TÜİK KOBİ istatistiklerine göre KOBİ’ler toplam girişimlerin yüzde 99,6’sını, istihdamın yüzde 68,5’ini, cironun ise yüzde 44,1’ini oluşturuyor. Bu tablo çok şey anlatır: yük yerli ve küçük işletmenin sırtında; ama değer üretimindeki pay aynı ölçüde yüksek değil.
Bu da üreticinin canını yakan temel noktaya getiriyor: Türkiye’de yerli üreticinin sorunu çoğu zaman yabancı rakibin varlığı değil, kendi sermaye mimarisinin zayıflığıdır. Uzun vadeli ve uygun maliyetli yatırım kredisi yoksa, hukuk ve vergi öngörülebilirliği zayıfsa, enerji ve kur maliyeti sürekli dalgalanıyorsa, teşvik sistemi seçici ve karmaşık çalışıyorsa, yerli üretici her sabah güne rakibinden birkaç adım geride başlar.
Bu durumda yabancı sermaye rekabeti artırır, evet. Ama asıl kırılma, yerli üreticinin o rekabete hazırlanmadığı yerde oluşur.
“Öz kaynaklar batıyor” cümlesinin doğru ve yanlış tarafı
Halk dilindeki “öz kaynaklar bu yüzden batıyor” cümlesi kaba bir cümle. Ama tamamen boş değil.
Yanlış tarafı şu: Türkiye’de yerli şirketlerin zorlanmasının nedeni tek başına yabancı sermaye değildir. Hatta birçok sektörde yabancı sermaye yerli tedarikçiye iş verir, ihracat kapısı açar, teknoloji standardını yukarı çeker. Otomotiv yan sanayinden beyaz eşyaya kadar birçok yerli üretici, uluslararası şirketlerin tedarik zincirine girerek büyüdü. Bu gerçeği görmezden gelmek, ekonomiyi nostaljiyle okumaktır.
Doğru tarafı ise daha derinde. Eğer bir ülkede yerli firmalar yüksek enflasyon, pahalı kredi, kur oynaklığı ve düşük öz sermaye ile boğuşurken; güçlü sermayeye sahip yabancı ya da büyük ölçekli gruplar iyi varlıkları, dağıtım kanallarını, markaları ve pazar paylarını daha rahat topluyorsa, mülkiyet yavaş yavaş el değiştirir. Fabrika yerinde durur. İşçiler aynı kapıdan girer. Ürün yine Türkiye’de üretilir. Ama gelecekteki kâr akışının sahibi değişmiştir.
İşte vatandaşın “öz kaynak gidiyor” diye hissettiği şey çoğu zaman budur: makinenin sökülüp götürülmesi değil, değerin yön değiştirmesi.
Bu nedenle mesele yabancı sermaye düşmanlığına indirgenmemeli. Daha ciddi cümle şudur: yerli sermayenin güçlenmediği bir ülkede, yabancı sermaye katkıdan çok bağımlılık duygusu üretmeye başlar.
Sağlıklı model: yabancıyı kovmak değil, yerliyi güçlendirmek
Türkiye’nin ihtiyacı yabancı sermayeye kapıyı kapatmak değil. Böyle bir refleks, bugünün dünyasında daha pahalı teknoloji, daha dar ihracat, daha düşük verimlilik anlamına gelir. Ama kapıyı tamamen kontrolsüz açıp yerli üreticiyi “piyasa halleder” cümlesine terk etmek de başka bir naifliktir.
Sağlıklı model birkaç temel ilkeye dayanmalı:
Birincisi, yabancı yatırımın yerli tedarik zinciriyle bağı güçlendirilmeli. Büyük yatırım geldiğinde sadece bina, makine ve istihdam değil; yerli tedarikçi geliştirme, mühendislik transferi ve Ar-Ge işbirliği de aranmalı.
İkincisi, yerli üreticiye verilen destekler kısa vadeli kredi rahatlaması gibi değil, verimlilik artışı gibi tasarlanmalı. Makine yenileme, enerji verimliliği, dijitalleşme, ihracat pazarı, kalite sertifikasyonu ve markalaşma doğrudan desteklenmeli.
Üçüncüsü, finansman mimarisi değişmeli. Yerli üretici her yatırım kararını yüksek faiz ve kısa vade duvarına çarparak veriyorsa, rekabet politikasından söz etmek biraz tiyatroya kaçar. Üreticinin ihtiyacı sadece kredi değil; öngörülebilir, uzun vadeli ve üretim performansına bağlı finansmandır.
Dördüncüsü, teşvik sistemi şeffaf ve ölçülebilir olmalı. Hangi yatırım hangi şartla teşvik aldı, kaç kişiye istihdam sağladı, ne kadar ihracat yaptı, kaç yerli tedarikçi kullandı? Bunlar kamuoyunun ve sektörün görebileceği şekilde izlenmeli.
Beşincisi, veri açığı kapatılmalı. Türkiye’de yüzde yüz yabancı sermayeli şirket sayısı, yabancı ortaklık oranlarına göre dağılım, sektör bazında istihdam, kâr transferi, yerli tedarik kullanımı gibi başlıklar daha açık yayımlanmalı. Ekonomide şeffaflık yoksa tartışma rakamla değil refleksle yürür. Refleks de çoğu zaman en gürültülü olanın işine yarar.
Türkiye için asıl soru
Türkiye’de yabancı sermayeli şirket sayısı uzun vadede artıyor. Yabancı kontrollü girişimler yaklaşık 1 milyon kişiye istihdam sağlıyor, toplam cironun önemli bir bölümünü üretiyor ve ihracatta güçlü bir ağırlık taşıyor. Bunlar ekonomiye katkıdır; bunu küçültmek ciddiyetsizlik olur.
Ama aynı tablo başka bir şeyi de söylüyor: Yabancı kontrollü şirketler daha az istihdam payıyla daha yüksek ciro payı üretebiliyor. Bu, verimlilik ve ölçek farkını gösteriyor. Yerli üretici için asıl alarm zili burada çalıyor.
Eğer Türkiye yerli üreticisini sermaye, teknoloji, finansman, hukuk, enerji maliyeti ve pazar erişimi açısından güçlendirmezse, yabancı sermaye tartışması hep yanlış yerden yapılır. Birileri “yabancı geldi, ülke büyüyor” der. Birileri “yabancı geldi, ülke elden gidiyor” der. İkisi de bağırır. Fabrikadaki üretici ise o sırada vadesi gelen çeki, dövizle aldığı hammaddeyi ve ertelenen makine yatırımını düşünür.
Mesele yabancı sermayenin kapıdan girip girmemesi değil; kapıdan giren değerin içeride ne kadar kök saldığıdır.
03—İlgili Yazılar
Etiket, kategori ve konu örtüşmesine göre.



Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.