
Yapay Zekânın Türkiye Siyasi Gelecek Analizi: 2036
8 kaynağın 8 bağlantılı
Türkiye 2036’ya giderken yalnızca yeni liderler seçmeyecek; seçmenin yaş yapısı, ekonomik beklentileri, ittifak davranışı ve anayasal sınırlar birlikte değişecek. Veriler, eski kutuplaşmaların kaybolmasından çok yeni çıkar çatışmalarıyla üst üste bineceği bir siyasi döneme işaret ediyor.
Öne çıkan bulgular
- 2026-2036 döneminin en güçlü ana senaryosu, tek bir siyasi kopuştan çok seçmen koalisyonlarının ve ittifakların tekrar tekrar yeniden kurulduğu uzun bir yeniden hizalanma dönemi.
- Türkiye'nin gençlik kadar hızlı yaşlanma meselesi de bulunuyor; 65 yaş üzerindeki nüfusun payının 2030'da yüzde 13,5'e, 2040'ta yüzde 17,9'a ulaşması bekleniyor.
- Ekonomik memnuniyetsizlik tek başına iktidar değişikliği üretmiyor; seçmenin alternatif yönetim kapasitesine güvenmesi de seçim davranışının parçası.
- Mevcut anayasal sistem, partileri yalnızca kendi oylarını artırmaya değil geniş ikinci tur koalisyonları kurmaya zorluyor.
- 2030'larda ideolojik kimliklerin ortadan kalkmasından çok ekonomik güvenlik, kamu kapasitesi, göç ve kuşaklar arası kaynak paylaşımının mevcut kimliklerle üst üste binmesi beklenebilir.
42,00yüzde
CHP'nin 2024 büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerindeki geçerli oy oranı
31,8yüzde
Temmuz 2026 yıllık tüketici enflasyonu
14,8yüzde
2025'te 15-24 yaş nüfusunun toplam nüfus içindeki payı
11,1yüzde
2025'te 65 yaş ve üzerindeki nüfusun toplam nüfus içindeki payı
360milletvekili
Anayasa değişikliğinin TBMM'de kabulü için gereken beşte üç çoğunluğun karşılığı
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP, büyükşehir belediye başkanlığı yarışlarında geçerli oyların yüzde 42'sini alırken AK Parti yüzde 36,44'te kaldı. CHP 14, AK Parti 12 büyükşehir kazandı.[1] Sonuç bir genel seçim değildi. Yine de Türkiye siyasetinde uzun süredir varsayılan bir kabulü sarstı: büyük seçmen bloklarının yalnızca kimlik ve parti sadakati üzerinden hareket ettiği düşüncesini. Yirmi yılı aşan siyasi dengeler ilk kez değişmiş değildi; fakat değişimin coğrafi genişliği ve büyük kentlerdeki görünürlüğü yeni bir soruyu kalıcı hale getirdi. Türkiye'nin bundan sonraki siyasi düzeni hangi toplumsal koalisyon üzerinde kurulacak?
Bu sorunun cevabı yalnızca Ankara'daki parti genel merkezlerinde değil. Türkiye aynı anda yaşlanıyor, yüksek enflasyon döneminin gelir dağılımı etkilerini taşıyor, genç nüfusunun toplam içindeki payı azalıyor, göç meselesini yönetmeye çalışıyor ve beş yılda bir siyasi aktörleri geniş ittifaklar kurmaya zorlayan bir cumhurbaşkanlığı sistemi içinde seçim yapıyor. 2026 ile 2036 arasındaki siyasetin zemini, bu kuvvetlerin birbirine çarpacağı yerde oluşacak.
Bu nedenle on yıllık perspektifte en güçlü ihtimal tek bir partinin kesintisiz yükselişi veya mevcut siyasi yapının aniden ortadan kalkması değil. Daha olası dönüşüm, Türkiye'nin yeniden hizalanma dönemine girmesi: eski kimliklerin yaşamaya devam ettiği, fakat ekonomik güvenlik, devlet kapasitesi, göç, yaşlanma ve yönetilebilirlik gibi konuların seçmenin parti tercihlerini giderek daha fazla çapraz kestiği bir düzen.
2028 bir seçimden daha büyük bir eşik
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı gün yapılıyor. Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıl ve bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebiliyor. Anayasa'nın 116. maddesi ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenilemesi halinde bir defa daha adaylık imkânı tanıyor.[2] Bu hükümler, normal seçim takviminde 2028'i sıradan bir genel seçimden daha karmaşık bir siyasi eşiğe dönüştürüyor.
Bunun siyasi etkisi kişisel adaylık tartışmasının ötesinde. Türkiye'deki mevcut sistem partileri yalnızca kendi tabanlarını büyütmeye değil, cumhurbaşkanlığı yarışında yüzde 50'nin üzerinde destek üretebilecek koalisyonlar kurmaya zorluyor. İlk turda parçalanma mümkün; ikinci tur mantığı ise birleşme baskısı yaratıyor. Birbirinden oldukça farklı seçmen gruplarını aynı aday veya siyasi program çevresinde buluşturabilme kapasitesi önümüzdeki dönemin başlıca iktidar kaynağı olmaya devam edecek.
Anayasal sistemin değiştirilmesi ise seçim kazanmak kadar kolay değil. Anayasa'nın 175. maddesi bir değişikliğin Mecliste kabul edilebilmesi için en az beşte üç çoğunluk gerektiriyor; 600 üyeli TBMM'de bu 360 milletvekili anlamına geliyor.[2] Dolayısıyla parlamenter sisteme dönüş, mevcut başkanlık modelinin değiştirilmesi veya yürütme-yasama dengesinin yeniden kurulması gibi büyük projeler ancak geniş bir siyasi mutabakat ortaya çıkarsa gerçekçi hale gelebilir.
2030'ların Türkiye'sinde güçlü lider kadar değerli olacak şey bu yüzden koalisyon mühendisliği olabilir. Salt çoğunluğa ulaşacak seçmen ittifakı ile anayasa değiştirecek parlamento ittifakı aynı şey değildir.
Ekonomi sandığa dönüyor, fakat tek başına hükmetmiyor
Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde kimlik, ideoloji, liderlik ve ekonomik çıkar çoğu zaman iç içe geçti. Yüksek enflasyon döneminden sonra bu dengenin maddi tarafı daha görünür hale geliyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan'ın 13 Ağustos 2026 tarihli Enflasyon Raporu sunumuna göre yıllık tüketici enflasyonu Temmuz ayında yüzde 31,8 civarındaydı. Banka 2026 sonu için yüzde 28, 2027 için yüzde 15 ve 2028 için yüzde 9 enflasyon öngörüyor.[3] Bunlar gerçekleşmiş sonuçlar değil, para politikası ve dış koşullara bağlı resmi tahminler. TCMB aynı raporda enerji fiyatları ve jeopolitik gelişmelerin enflasyon açısından yukarı yönlü risk yarattığını da belirtiyor.
Bu patikanın siyasete etkisi yalnızca yıllık enflasyon rakamından okunamaz. Seçmenin deneyimi fiyat seviyesinde, kira giderinde, ücrette, emekli gelirinde, krediye erişimde ve geleceğe ilişkin beklentide oluşuyor. Enflasyon yüzde 30'lardan tek haneye inse bile önceki yıllarda oluşmuş fiyat seviyesi kendiliğinden geriye gitmeyecek. Teknik dezenflasyon ile seçmenin hissettiği refah artışı arasında zaman farkı oluşabilir.
Koç Üniversitesi'nden Selim Erdem Aytaç'ın 2023 genel seçimlerini inceleyen araştırması da ekonomik oy verme davranışının mekanik olmadığını gösteriyor. Seçmen yalnızca mevcut ekonomik performansı değerlendirmiyor; muhalefetin ekonomiyi daha iyi yönetip yönetemeyeceğine dair beklentisi de tercihi etkiliyor.[4] Ekonomik memnuniyetsizlik bu nedenle siyasi değişim için yeterli koşul değil. İktidar açısından ekonomik performans kadar rakibin güvenilirliği, muhalefet açısından ise eleştiri kadar yönetim kapasitesi önem taşıyor.
Bu bulgu 2028 ve sonrasının en önemli siyasi ayrımlarından birini tarif ediyor. Ekonomik sıkıntı protesto oyu yaratabilir; fakat kalıcı iktidar değişimi için seçmenin karşısında riskini kabul edilebilir bulduğu başka bir yönetim seçeneği bulunması gerekir.
Türkiye gençleşmeyecek, yaşlanacak
Türkiye siyasetinde gelecek tartışmaları çoğu zaman "Z kuşağı siyaseti değiştirecek" önermesi üzerinden kuruluyor. Demografik veriler daha karmaşık bir tablo gösteriyor.
TÜİK'e göre 15-24 yaş grubundaki genç nüfus 2025 sonunda 12,7 milyondu ve toplam nüfusun yüzde 14,8'ini oluşturuyordu. Ana nüfus projeksiyonunda bu oran 2030'da yine yüzde 14,8, 2040'ta ise yüzde 12,2 olarak öngörülüyor.[5] Genç nüfus siyasetin çok etkili bir bileşeni olmaya devam edecek, fakat toplam nüfus içindeki ağırlığının sürekli büyüyeceği varsayımı verilerle uyuşmuyor.
Aynı anda ters yönde çalışan daha güçlü bir eğilim var. Türkiye'de 65 yaş ve üzerindeki nüfus 2025'te 9,58 milyona çıktı ve toplam nüfusun yüzde 11,1'ini oluşturdu. TÜİK'in ana projeksiyonunda bu oran 2030'da yüzde 13,5'e, 2040'ta yüzde 17,9'a ulaşıyor. Ortanca yaşın 2025'teki 34,9 seviyesinden 2030'da 37,1'e, 2040'ta 41,4'e yükselmesi bekleniyor.[6]
Bu değişim sandıkta sessiz ama kuvvetli bir yeniden dağıtım siyaseti yaratabilir. Bir tarafta eğitim, ilk iş, barınma, teknoloji ve küresel hareketlilik talep eden gençler; diğer tarafta emeklilik geliri, sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğiyle doğrudan ilişkili giderek büyüyen bir nüfus bulunacak.
Siyasetin kaynak dağıtım problemi sertleşecek. Aynı bütçe içinde hem emeklilik sistemini finanse etmek hem gençlerin barınma ve istihdam sorunlarını çözmek, yalnızca seçim vaadiyle yönetilemeyecek bir mali denge gerektiriyor.
OECD de Türkiye'nin uzun yıllar yararlandığı demografik avantajın zayıflayacağını belirtiyor. Çalışma çağındaki nüfus artışının önümüzdeki 25 yılda yavaşlaması beklenirken ekonomik büyümenin daha fazla verimlilik artışına dayanması gerekecek.[7] Bu dönüşüm gerçekleşmezse demografi yalnızca sosyal politika başlığı değil, doğrudan siyasi gerilim kaynağı haline gelebilir.
Kimlik siyaseti sona ermeyecek, biçim değiştirecek
Türkiye'nin laik-muhafazakâr, Türk-Kürt, merkez-çevre ve milliyetçi-evrenselci fay hatlarının on yıl içinde ortadan kalkacağını varsaymak için yeterli kanıt yok. Siyasi kimlikler ekonomik değişkenlerden daha uzun ömürlü olabilir. Fakat aynı seçmenin üzerine yeni çıkar katmanları ekleniyor.
Muhafazakâr bir seçmen aynı zamanda yüksek kira ödeyen bir ücretli olabilir. Seküler bir seçmen göç konusunda sert politika isteyebilir. Milliyetçi bir genç ekonomik nedenlerle yurt dışında yaşamak isteyebilir. Kürt seçmen yerel kimlik taleplerini korurken istihdam ve konut politikalarını daha fazla önemseyebilir. Emekli bir seçmenin parti sadakati, reel gelir kaybıyla sınanabilir.
Bu çapraz baskılar partilerin klasik seçmen tariflerini giderek daha az kullanışlı hale getirecek. 2030'larda en güçlü siyasi hareketin belirli bir ideolojik kimliği ortadan kaldıran değil, farklı kimliklerin ortak maddi çıkarlarını aynı program içinde buluşturabilen yapı olması daha olası.
2024 büyükşehir sonuçları bunun küçük bir laboratuvarı sayılabilir. YSK verilerinde CHP'nin büyükşehir belediye başkanlığı oy oranı yüzde 42 iken AK Parti yüzde 36,44, DEM Parti yüzde 5,08, İYİ Parti yüzde 3,39 seviyesindeydi.[1] Bu oranları bir sonraki genel seçime taşımak mümkün değil; seçim türleri, adaylar ve ittifaklar farklı. Fakat seçmenin farklı seçimlerde farklı davranabilme kapasitesi artık teorik bir ihtimal değil, gözlenmiş bir olgu.
Göç meselesi küçülse bile siyasetten çıkmayabilir
İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi'nin 9 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında Türkiye'deki Suriyeli sayısı 2 milyon 245 bin olarak verildi; aynı açıklamada 2016-2026 dönemindeki geri dönüşlerin 1,5 milyona ulaştığı belirtildi.[8] Sayının düşmesi siyasi tartışmanın aynı oranda küçüleceğini garanti etmiyor.
Göçün siyasi etkisi toplam sayıdan çok nerede yoğunlaştığı, işgücü piyasasını nasıl etkilediği, konut ve kamu hizmetleri üzerindeki algılanan baskı ve geri dönüş sürecinin toplum tarafından ne ölçüde yönetilebilir bulunduğuyla ilgili olacak.
Ekonomik rahatlama, düzenli geri dönüş ve yerel entegrasyon kapasitesi göçün siyasi önemini azaltabilir. Tersi durumda daha küçük bir göçmen nüfusu bile yüksek siyasi gerilim üretebilir. Bu nedenle göç başlığında demografik veri ile siyasi algının aynı yönde ilerleyeceğini varsaymak güvenilir değil.
Burada yeni siyasi aktörler için alan oluşuyor. Büyük partiler sorunu yönetilebilir bir kamu politikası başlığına dönüştüremezse, tek veya birkaç mesele çevresinde örgütlenen daha küçük hareketler seçmen üzerinde kendi oy oranlarının ötesinde baskı kurabilir. Cumhurbaşkanlığı sisteminin ittifak ihtiyacı, küçük partilerin pazarlık değerini tamamen ortadan kaldırmak yerine bazı dönemlerde artırabilir.
2030'ların siyasi merkezi başka bir yerde kurulabilir
Türkiye'nin son çeyrek yüzyılı büyük ölçüde kültürel kimlik, rejim tartışmaları ve liderlik etrafında şekillendi. Önümüzdeki on yılın merkezinde ise giderek daha fazla "devlet neyi yapabiliyor?" sorusu bulunabilir.
Deprem yönetiminden konuta, eğitimden yapay zekâ dönüşümüne, sağlık sisteminden göçe kadar vatandaşın devletten beklediği şey yalnızca ideolojik temsil değil, çalışan kurumlar olacak. Yaşlanan nüfus ve azalan demografik avantaj bunu daha pahalı hale getirirken düşük verimlilik devletin kaynak alanını sınırlayacak.
OECD'nin 2025 Türkiye araştırmasında ülkenin geleneksel büyüme kaynaklarının zayıfladığı, yatırımın önemli bölümünün daha düşük üretkenlik sağlayan alanlarda yoğunlaştığı ve gelecekte büyümenin verimlilik artışına daha fazla bağımlı olacağı belirtiliyor.[7] Siyasi vaatlerin mali zemini de bu ekonomiden çıkacak.
Bu nedenle yeni siyasi merkez yalnızca "sağ" veya "sol" ekseninde kurulmayabilir. Kamu hizmeti kalitesi, liyakat, öngörülebilir ekonomi, güvenlik, teknoloji, konut ve sosyal koruma aynı siyasi paketin parçaları haline gelebilir. Türkiye'de ideoloji kaybolmaz; devlet kapasitesi ideolojinin yanına ikinci bir değerlendirme ekseni olarak yerleşir.
Dört siyasi patika
Bugünkü veriler tek bir geleceği desteklemiyor. Buna karşılık 2026-2036 arasındaki gelişmeleri açıklayabilecek dört tutarlı siyasi patika kurulabilir.
Senaryo - Rekabetçi yeniden hizalanma; Büyük kentlerde değişken oy davranışının sürmesi, hiçbir bloğun kalıcı çoğunluk kuramaması
Senaryo - Yönetilen süreklilik ; Kalıcı dezenflasyon, reel gelir artışı, ittifak içi uyum
Senaryo - Kurumsal yeniden dengeleme; TBMM'de 360'a yaklaşan partiler arası reform koalisyonu
Senaryo - Parçalanmış siyaset; Artan seçim oynaklığı, ittifak parçalanmaları, kalıcı protesto partileri
Ana senaryo ilkidir: Türkiye'nin 2036'ya kadar tek bir siyasi kopuştan çok uzun bir yeniden hizalanma döneminden geçmesi.
Bu senaryoda mevcut partilerin tamamının ortadan kalkması gerekmez. Daha muhtemel olan, aynı parti isimlerinin farklı seçmen koalisyonlarına dayanması, yeni lider kuşaklarının eski ideolojik etiketleri ekonomik ve yönetsel vaatlerle yeniden paketlemesi ve seçimlerin giderek daha değişken hale gelmesidir.
Yönetilen süreklilik senaryosu özellikle ekonomik normalleşme gerçekleşirse güçlenir. Enflasyon kalıcı biçimde düşer, seçmen bunu reel gelirinde hisseder ve iktidar koalisyonu liderlik yenilenmesini çatışmasız yönetebilirse siyasi süreklilik için güçlü bir zemin oluşabilir. Bunun gerçekleşmesi yalnızca makroekonomik rakamlara değil, ekonomik iyileşmenin toplumsal dağılımına bağlıdır.
Kurumsal yeniden dengeleme ise bir seçim sonucundan çok parlamento aritmetiğine bağlı. Anayasal eşiği oluşturacak geniş uzlaşma ortaya çıkmadığı sürece hükümet sisteminde radikal değişiklik vaatleri siyasi söylem olarak kalabilir.
Parçalanmış siyaset senaryosunun ihtimalini yükseltecek gelişme ise tek bir ideolojik krizden ziyade birkaç sorunun üst üste gelmesi olur: ekonomik durgunluk, yeni enerji şoku, göç gerilimi ve büyük partilerde temsil sorunu. Böyle bir ortamda küçük partiler seçim kazanmasa bile büyük partilerin programını ve ittifaklarını değiştirebilir.
Hangi göstergeler bu projeksiyonu değiştirecek?
2036'yı bugünden değerlendirmek için siyasi isimlerden daha kullanışlı bazı göstergeler var:
Reel ücret ve emekli gelirlerinin enflasyona göre seyri; yalnızca TÜFE'nin düşmesi değil, hanehalkının satın alma gücünün toparlanıp toparlanmadığı.
18-35 yaş grubunda parti sadakati, seçimlere katılım ve büyük kentlerden yurt dışına hareket eğilimi.
65 yaş üzerindeki nüfusun sosyal güvenlik ve merkezi bütçe üzerindeki mali yükü.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tur seçmen transferlerinin yönü ve partiler arası ittifakların kalıcılığı.
Göçmen nüfusun ve gönüllü geri dönüşlerin bölgesel dağılımı.
TBMM'de anayasal değişiklik için gereken 360 sandalyeye ulaşabilecek partiler arası uzlaşmanın oluşup oluşmadığı.
Türkiye'nin üretkenlik artışı, yüksek nitelikli istihdamı ve yabancı sermaye çekme kapasitesi.
Bu göstergelerden birkaçının aynı yönde hareket etmesi, mevcut senaryolar arasındaki ağırlığı değiştirebilir. Tek bir kamuoyu araştırması veya tek bir lider değişikliği aynı açıklama gücüne sahip değil.
Türkiye'nin 2036 siyasi haritasında bugünden görülebilen temel gerilim, muhafazakârlarla sekülerler veya gençlerle yaşlılar arasında basit bir ikilik değil. Daha yaşlı ve daha pahalı bir toplumun, yüksek beklentili genç kuşaklarla aynı ekonomik kaynakları paylaşırken nasıl yönetileceği meselesi giderek merkezi hale geliyor.
Bunu çözebilen siyasi hareket hangi gelenekten çıkarsa çıksın büyük avantaja sahip olacak. Çözemeyen yapı ise güçlü kimlik sadakatine rağmen aşınabilir.
On yıl sonra Türkiye'nin parti isimlerinin ne kadarının bugünkü haliyle var olacağını kestirmek mümkün değil. Fakat seçmenin siyasetçiden talep ettiği sözleşmenin değişmekte olduğuna dair yeterince işaret var: yalnızca temsil edilmek değil, yönetilebilir bir ekonomi, işleyen kurumlar ve gelecek hissi istemek.
2036'nın siyasi kazananını bugünden isimlendirmek bilimsel bir öngörü olmaz. Fakat kazananın çözmek zorunda kalacağı problem şimdiden görülebiliyor.
Türkiye'nin yeni siyasi merkezi, geçmişin hangi tarafında durulduğundan çok, geleceğin maliyetini kimin daha inandırıcı biçimde yönetebileceği üzerinden kurulabilir.
Kaynaklar
- 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri — Yüksek Seçim Kurulu31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri — Yüksek Seçim Kurulu
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası — Madde 77, 101, 116 ve 175 — Anayasa MahkemesiTürkiye Cumhuriyeti Anayasası — Madde 77, 101, 116 ve 175 — Anayasa Mahkemesi
- Governor Fatih Karahan's Speech at the Briefing on Inflation Report 2026-III — Türkiye Cumhuriyet Merkez BankasıGovernor Fatih Karahan's Speech at the Briefing on Inflation Report 2026-III — Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
- Economic voting in the 2023 Turkish general election — Selim Erdem Aytaç, Southeast European and Black Sea StudiesEconomic voting in the 2023 Turkish general election — Selim Erdem Aytaç, Southeast European and Black Sea Studies
- Youth in Statistics, 2025 — Türkiye İstatistik KurumuYouth in Statistics, 2025 — Türkiye İstatistik Kurumu
- İstatistiklerle Yaşlılar, 2025 — Türkiye İstatistik Kurumuİstatistiklerle Yaşlılar, 2025 — Türkiye İstatistik Kurumu
- OECD Economic Surveys: Türkiye 2025 — OECDOECD Economic Surveys: Türkiye 2025 — OECD
- Suriyelilerin Geri Dönüş Sürecine İlişkin Açıklama, 9 Temmuz 2026 — T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi BaşkanlığıSuriyelilerin Geri Dönüş Sürecine İlişkin Açıklama, 9 Temmuz 2026 — T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı
English summary
Türkiye's political landscape between 2026 and 2036 is unlikely to be defined by a single dramatic break. The more plausible trajectory is a prolonged period of political realignment in which established parties survive but the voter coalitions supporting them become increasingly fluid. Several structural pressures are converging. Türkiye's presidential system continues to reward broad electoral alliances, while constitutional amendments require parliamentary majorities substantially larger than those needed to win an ordinary election. Economic conditions remain politically powerful, yet academic evidence from the 2023 election suggests that dissatisfaction alone does not guarantee political turnover: voters also assess whether the opposition offers a credible governing alternative. Demography may become equally important. Türkiye is not simply experiencing a generational transition toward younger voters. It is ageing rapidly. The share of people aged 65 and over reached 11.1 percent in 2025 and is projected to rise to 13.5 percent by 2030 and 17.9 percent by 2040. This will intensify competition over pensions, healthcare, housing, employment and public spending. Migration, regional security shocks and energy prices add another layer of uncertainty. Meanwhile, traditional cultural identities are unlikely to disappear; instead, they may increasingly intersect with material concerns such as purchasing power, housing, institutional competence and economic mobility. The central political contest of the 2030s may therefore shift toward state capacity. The coalition capable of combining economic credibility, institutional predictability, social protection and a convincing future for younger citizens could define Türkiye's next political centre, regardless of whether it emerges from today's government, opposition or a future realignment.
Sıradaki Okuma
Bu analizi bültenden okumadıysanız: her sabah 08.00’de bir tane gönderiyoruz.



