Kutuplaşma Kıskacında Türkiye: Mağduriyet Paradoksu ve Hukukun Siyasal Araçsallaşması
AxonDeep · Düşünce Yazıları ·
Türkiye'de siyasetin bir rövanş mekanizmasına dönüşmesi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken hukuku adaletin değil, siyasal operasyonların bir aracı haline getiriyor.
Bir toplum, hafızasını sadece uğradığı haksızlıklar üzerine inşa ettiğinde, siyaset bir inşa faaliyeti olmaktan çıkıp bir tasfiye mekanizmasına dönüşür. Türkiye'nin siyasal kronolojisi incelendiğinde, her dönemin kendi "mazlumunu" yarattığı ve o mazlumun muktedir olduğunda kendi "zalimini" tasfiye ettiği bir döngü göze çarpmaktadır. Bu durum, siyaset biliminde rövanşist siyaset olarak tanımlanan ve demokratik olgunla
şmanın önündeki en büyük engellerden biri olarak kabul edilen bir örüntüdür. Sosyolojik açıdan bakıldığında, halkın bu keskin ayrışmayı desteklemesi, rasyonel bir çıkar birliğinden ziyade, ontolojik bir hayatta kalma güdüsüyle açıklanabilir. İsviçreli psikolog Jean Piaget’nin ahlaki gelişim kuramında bahsettiği "kısasa kısas" mantığı, bireysel düzeyde çocuksu bir evreyi temsil ederken, kolektif düzeyde Türkiye gibi k
öklü siyasi gelenekleri olan ülkelerde kalıcı bir yönetim biçimine dönüşebilmektedir. Her grup, kendi tarihsel anlatısını bir mağduriyet destanı üzerine kurduğunda, karşı tarafın demokratik hakları birer "tehdit" olarak algılanır. Peki, bir toplumun tüm kesimleri aynı anda kendisini mağdur ilan ediyorsa, fail kimdir? Mağduriyetin Siyasal Sermayeye Dönüşümü Siyaset sosyolojisinde mağduriyet dili , kitleleri mobilize e
tmek için kullanılan en etkili enstrümanlardan biridir. Türkiye’de sağdan sola, muhafazakârdan sekülere kadar her siyasi akım, varlığını bir "öteki" tarafından ezilmiş olma hikâyesiyle meşrulaştırır. Bu durum, seçmen ile parti arasında rasyonel bir denetim ilişkisi yerine, duygusal bir sadakat köprüsü kurar. Seçmen, partisinin politik başarısızlıklarını veya ekonomik göstergelerdeki negatif sapmaları, "dış güçler" ve
ya "içerideki odaklar" tarafından engellenme hikâyesiyle tolere etme eğilimi gösterir. Bu noktada karşımıza çıkan paradoks şudur: Mağduriyet, iktidar gücüyle birleştiğinde dahi sona ermez. Aksine, kazanılan güç, geçmişin acılarını dindirmek yerine, olası bir kaybın getireceği "yeni mağduriyet" korkusunu besler. Bu korku, siyasi partileri sürekli bir operasyonel zihne iter. Hukuk, bu aşamada bir koruma kalkanı olmakta
n çıkarak, siyasi rakiplerin alanını daraltan bir manivela haline gelir.