İçeriğe geç
26 Temmuz 2026 Pazar
Kutuplaşma Kıskacında Türkiye: Mağduriyet Paradoksu ve Hukukun Siyasal Araçsallaşması
Düşünce Yazıları

Kutuplaşma Kıskacında Türkiye: Mağduriyet Paradoksu ve Hukukun Siyasal Araçsallaşması

AxonDeep20 Nisan 20264 dk okuma3 görüntülenme

Türkiye'de siyasetin bir rövanş mekanizmasına dönüşmesi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken hukuku adaletin değil, siyasal operasyonların bir aracı haline getiriyor.

Bir toplum, hafızasını sadece uğradığı haksızlıklar üzerine inşa ettiğinde, siyaset bir inşa faaliyeti olmaktan çıkıp bir tasfiye mekanizmasına dönüşür. Türkiye'nin siyasal kronolojisi incelendiğinde, her dönemin kendi "mazlumunu" yarattığı ve o mazlumun muktedir olduğunda kendi "zalimini" tasfiye ettiği bir döngü göze çarpmaktadır. Bu durum, siyaset biliminde rövanşist siyaset olarak tanımlanan ve demokratik olgunlaşmanın önündeki en büyük engellerden biri olarak kabul edilen bir örüntüdür. Sosyolojik açıdan bakıldığında, halkın bu keskin ayrışmayı desteklemesi, rasyonel bir çıkar birliğinden ziyade, ontolojik bir hayatta kalma güdüsüyle açıklanabilir.

İsviçreli psikolog Jean Piaget’nin ahlaki gelişim kuramında bahsettiği "kısasa kısas" mantığı, bireysel düzeyde çocuksu bir evreyi temsil ederken, kolektif düzeyde Türkiye gibi köklü siyasi gelenekleri olan ülkelerde kalıcı bir yönetim biçimine dönüşebilmektedir. Her grup, kendi tarihsel anlatısını bir mağduriyet destanı üzerine kurduğunda, karşı tarafın demokratik hakları birer "tehdit" olarak algılanır. Peki, bir toplumun tüm kesimleri aynı anda kendisini mağdur ilan ediyorsa, fail kimdir?

Mağduriyetin Siyasal Sermayeye Dönüşümü

Siyaset sosyolojisinde mağduriyet dili, kitleleri mobilize etmek için kullanılan en etkili enstrümanlardan biridir. Türkiye’de sağdan sola, muhafazakârdan sekülere kadar her siyasi akım, varlığını bir "öteki" tarafından ezilmiş olma hikâyesiyle meşrulaştırır. Bu durum, seçmen ile parti arasında rasyonel bir denetim ilişkisi yerine, duygusal bir sadakat köprüsü kurar. Seçmen, partisinin politik başarısızlıklarını veya ekonomik göstergelerdeki negatif sapmaları, "dış güçler" veya "içerideki odaklar" tarafından engellenme hikâyesiyle tolere etme eğilimi gösterir.

Bu noktada karşımıza çıkan paradoks şudur: Mağduriyet, iktidar gücüyle birleştiğinde dahi sona ermez. Aksine, kazanılan güç, geçmişin acılarını dindirmek yerine, olası bir kaybın getireceği "yeni mağduriyet" korkusunu besler. Bu korku, siyasi partileri sürekli bir operasyonel zihne iter. Hukuk, bu aşamada bir koruma kalkanı olmaktan çıkarak, siyasi rakiplerin alanını daraltan bir manivela haline gelir.

Hukukun Tekelleşmesi ve Araçsal Adalet

Hukuk devletinin temel ilkesi olan "yasalar önünde eşitlik", siyasal kutuplaşmanın uç noktalarında yerini araçsal hukuk anlayışına bırakır. Hukukun araçsallaşması, yargı mekanizmalarının adaleti tesis etmek için değil, siyasi iktidarın (veya o anki muktedir grubun) hedeflerine ulaşmak için kullanılmasıdır. Bu süreçte davalar, hukuki birer süreç olmaktan ziyade toplumsal algıyı yönetme ve muhalif sesleri sindirme işlevi görür.

Tarihsel perspektifte, 1960’lardan bugüne uzanan geniş bir yelpazede, yargının siyasi tasfiyelerdeki rolü dikkat çekicidir. Her dönem, kendi yargı elitini yaratmış ve bu elitler üzerinden toplumsal mühendislik çabalarına girişilmiştir. Ancak bu durumun en büyük yan etkisi, vatandaşın adalet mekanizmasına olan güveninin erozyona uğramasıdır. Hukukun bir kesimin elinde tekel haline gelmesi, toplumun geri kalanında "adalet ancak bizden biri güç sahibi olduğunda tecelli eder" algısını yerleştirir. Bu da kutuplaşmayı bir güvenlik meselesi haline getirir; zira hukuk tarafsız değilse, iktidarı kaybetmek sadece koltuğu kaybetmek değil, özgürlüğü de kaybetme riski taşır.

Toplumsal Yankı Odaları ve Algı Kırılması

Halkın bu kutuplaşmış yapıyı desteklemesi, modern iletişim teorilerindeki yankı odaları (echo chambers) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Bireyler, sadece kendi siyasi görüşlerini onaylayan medya organlarını takip ettiklerinde, karşı tarafın argümanlarını "yalan" veya "manipülasyon" olarak etiketleme eğilimi gösterirler. Bu dijital ve fiziksel kapanma, empati yeteneğini yok ederken, siyasi operasyonlara toplumsal rıza üretimini kolaylaştırır.

Sokaktaki insan için hukuk, çoğu zaman teknik bir detaydır. Ancak bu teknik detay, hayatın her alanına sirayet eden bir güvencesizliğe dönüştüğünde etkisi hissedilir. Ekonomik istikrarsızlığın kökeninde yatan hukuksal öngörülemezlik, aslında bu siyasi operasyonlar zincirinin bir sonucudur. Sermaye, hukukun kişiye veya partiye göre değiştiği bir iklimde kalıcı olmayı reddeder. Dolayısıyla, siyasi kutuplaşmanın bedeli sadece toplumsal huzursuzluk değil, aynı zamanda kolektif bir yoksullaşmadır.

Çıkış Yolu: Sıfır Toplamlı Oyunun Reddi

Türkiye siyasetinin bu kısır döngüden çıkması, siyasetin bir "sıfır toplamlı oyun" (zero-sum game) olarak görülmesinden vazgeçilmesine bağlıdır. Bir tarafın kazancının diğer tarafın mutlak kaybı olduğu bu denklem, toplumsal bir sözleşmenin kurulmasına izin vermez. Mağduriyetlerin yarıştırılması yerine, ortak bir hukuk zemininin inşası kaçınılmazdır.

Hukukun tekelleşmesini önleyecek olan, sadece kağıt üzerindeki reformlar değil, aynı zamanda siyasi aktörlerin "kendi aleyhlerine dahi olsa" hukuka riayet etme kültürünü benimsemeleridir. Toplumsal sağduyu, geçmişin öcünü almanın geleceği inşa etmeyeceği gerçeğiyle yüzleşmeyi gerektirir. Eğer her yeni gelen grup, bir önceki dönemin yargısal pratiklerini kendi lehine kullanmaya devam ederse, Türkiye’nin demokrasi hikâyesi bir patinajdan öteye gidemeyecektir.

Gelecek nesillere devredilecek olan miras, sürekli bir kavga ortamı mı yoksa kurumsallaşmış bir adalet sistemi mi olacaktır? Bu soru, bugün kutuplaşmanın konforuna sığınan her bireyin ve siyasetçinin önünde duran en temel ahlaki sınavdır.

0 yorum

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yazın